29 Mart 2010 Pazartesi

YOLCULUK (Müsait bi' yerde...!)

Bir yerden başladım yola. Yolun başına kadar nasıl geldiğim başka bir yolculuk konusu.
Bir araç çıktı karşıma, atladım. İlk araçta çok yorum yapamaz ya insan, bir süre gittik amaç doğrultusunda. Seviye baya düştü sonra. Çok mu arka sokaklara daldık ne, yolcular bir tuhaf olmaya başladı. "Müsait bi' yerde" dedim, kavşakta indim. Yan yoldan gelen araca el ettim. Küçüktü ama pek fiyakalıydı. Hevesle bindim. Bayağı bir yol gittik. Sonra yola çıkış amacım içten içe dürtmeye başladı beni. Yakın bir yere gidiyor diye kesişmiştik bu ilk iki araçla. Oysa benim yolum diğer tarafta... Fazla uzaklaşmamak için seslendim tekrar; "müsait bi' yerde...". Teşekkür ettim, teşekkür ettiler, görüşmek üzere dedik, yine bir kavşakta, yolun kesiştiği noktada atladım bir diğer, büyük, köklü, geniş araca... Beraber ilerledik bir süre. Keyifli, eğitici, renkliydi yolculuk. Yolcular içtendi, yol güzeldi. Yapılanlar zordu zaman zaman ama eğlenceliydi, öğreticiydi. Ancak eskiydi araç. Yolcular uzun zamandır içindeydi. Zorlukları vardı aracın. Kiri, pası, değiştirilemeyenleri vardı. Hem iyi görünmek, hem birşeyleri sırtlanıp taşımak, hem biryerleri temizlemek gerekiyordu. Hırpalandığım bir dönemde, başka bir araç geliyordu uzaktan. Pırıl pırıl, yeni, bakımlı... Boş bir yer de vardı içerde, hem de rahat koltuklarda... Gel dediler, bir kez daha seslendim "müsait bi' yerde...". Biraz daha zor geldi inmek bu sefer. Sarıldık, görüşürüz dedik, ayrıldık.
Pek havalıydı, şıktı bu yeni araç. Bir başkaydı, hatta biraz ukalaydı bu aracın yolcuları. Bir süre de bu araçla ilerledik. 'Kaptan köşkü' bir sevimsizdi burada. Yapılanlar başkaydı benim beklediklerimden. Pek içim ısınmadı sanki. Ben başka araçlara bakınana kadar bayağı bir yol aldık. İyice bunalmışken, arkadaşlar "gelsene bizim araca" dediler. Farklı bir tarz, farklı bir yol, bir kısmı bildik insanlar... Hiç düşünmemiştim bu yolu, bu tarzı... yani ben hep dolmuşa binmişim de bugüne kadar, bu otobüstü sanki... ama otobüsün de Mercedes'i... 'Bir de bunu görmek lazım' diyerek, bir kez daha seslendim "kavşakta inecek var...". Paldır küldür indim zaten. Pek ısınamamışız birbirimize herhalde, bir hafifledim ki inince, yeni aracı pek irdelemedim bile.
Ve geldik şimdiye kadarki yolculuğumuzun son etabına... Benim yola çıkışta hedeflediğim durağa gitmiyordu bu yol ama paraleldi, güzeldi, renkliydi, doluydu, etrafta çok şey vardı görecek, alacak, eklenecek... Ben birşeyler vaadettim binerken, 'kaptan köşkü mensupları' bir şeyler vaadetti. Pek konuştuğumuz gibi gitmedi yol, içeride yapacak o kadar çok şey vardı ki, manzaradaki güzellikleri, doğadaki faydalı otları tespit edip, birkaç parçayı çantama atmakta zorlandım bayağı. Bir aile vardı bu araçta, büyük ve ilişkileri karışık bir aile. Birbirini sevenler, sevmeyenler, destekleyenler ve diğerleri... Herkes kendi işine bakıyor gibiydi ama herkes bir destekçi de buluyordu galiba kendine. Yola devam edebilmek için gereken zorunlulukları yaparken, fırsat buldukça sunulanlardan faydalanmaya çalışırken, bir de yol dışındaki beni ihmal etmeyeyim derken birşeyleri kaçırmış olmalıyım... Dediler ki "kaptan yol değiştirdi, seninle konuştuğumuz yoldan gitmeyeceğiz artık.". Şaşırdım. Bu kadar keyfi miydi güzergahtaki değişiklik... Ben mi oturamamıştım yolcu koltuğundaki yerime yoksa aileden olmadığımı mı anlamışlardı? Önce iyi dedim, sonra bozuldum biraz; böyle konuşmamıştık ki binerken...
İndim. Sanırım biraz yürüyeceğim.
Yolun dışındaki ben de sevindi bu işe içten içe. Meğer bambaşka yürüşlere niyetliymiş de sesini duyuramıyormuş bana. Hava da güzelmiş aslında.
Çok kolay değil tabi, yol uyacak, araç rahat olacak, bana göre bir koltuk olacak, anlayış olacak, saygı duymak, değer vermek, kıymet bilmek olacak. Hem de öyle lafta değil, işin doğasından, insanın içinden gelecek... Çok kolay değil tabi!
Ben biraz yürüsem iyi olacak...

15 Şubat 2010 Pazartesi

GenelleME

Bulamadım.
Yanlış şeyi aradığım için mi acaba? Yanlış yerde mi arıyorum? Aramayı mı bilmiyorum yoksa?
Kalıplara sokamadım kimseyi, hiçbirşeyi, kendimi...
İnanmadım, bilmedim, anlamadım, anlamlamadım, gördüm, umursamadım. Herkes görür sandım. En olmayanı herkesten çok umursadım.
Durdum sandım.
Etrafa baktım.
Birşey oluyor sandım.
Ben yapmadım!

27 Ocak 2010 Çarşamba

Hazırlıksız yakalandım...

Acelem vardı aslında. Öyle gerektiği için yetişmem gereken bir aile toplantısı vardı. Ama bunu kaçıramazdım...

Nasıl bir konuşma sürati bu? Sanki beyni öyle hızlı çalışıyor ki, dudakları yetişemiyor beyninden geçenleri seslendirmeye.

Yorgunum, kafam dolu, söylenen her cümle, kelimelerinin toplamından çok daha ağır geliyor üzerime. 'Yetişemeyeceğim galiba bu sürate' derken, nasıl olduğunu anlamadan içinde buluverdim kendimi.

Gözlerim doldu dinlerken. Niye ki? Sanırım ilk neden Mete Amca'ya benzetmemdi uslubunu. Nasıl da özlemişim...

Her cümle sanki sadece kulağımdan değil, ağzımdan, burnumdan, elimde, tenimden, benden geçerek işliyordu içime. Olmayacak yerlere gidiyordu cümleler. Olmayacak, en doğru yerlere...
İçime sığmadığından gözlerimden mi çıkmak istiyorlardı..?

Tekrar tekrar dinlemek, her bölümü irdelemek, sindirmek, hayata dahil etmek istedim. Ağlamak istedim. Oturduğum yerde uzun uzun, sessiz, içten ağlamak istedim.

Sanırım o konuşmadan sonra hiçbirşey yapmamak mümkün olmadığından ve ne yazık ki 'gerekeni yapmak' konusundaki sıkıntıdan kaynaklı bir çıkıştı ağlamak. Onu bile yapamadım.

Ali Poyrazoğlu'yu dinledim...