1 Ekim 2025 Çarşamba

Gel Tanışalım Artık!

 Sevgili kendim,

Bugüne bugün 48 yıldır bir aradayız... Tanışmanın zamanı geldi bence!

Nasıl bu kadar bihaber kalabildim kendimden ben de şaşıyorum. Rollere kaptırıp gitmişim yıllar boyu. Kolay gelmiş belki de tarifli olması hayatın. Çocuk, abla, arkadaş, dost, çalışan, patron, sevgili, eş, anne, müşteri, veli, kurum temsilcisi, vatandaş... bir şekilde temelde tarifi olan onlarca rol... Ana tarifin altında çeşitlenmek tamam da, 'ben' deyince tarifi de yapmak gerekiyor ya, o zor geldi belki. Ya da rollere kaptırınca zaman yönetiminde çuvalladım belki de. E tabi bu rollerin altında tanımlanamayan bir ben olunca, rollerin de hakkını vermek zorlaşıyor haliyle.

Yapılmayanlarla yapılamayanlara teşekkür ederek onları bir kenarda bırakıyorum. Şimdi yeni başlangıçlar zamanı. Kendimle tanışmaya geldim. Ya da ben buradaydım da, zamanı şimdi geldi diyelim. O zaman başlasın canım cicim ayları. Övgüler, takdirler, beğeniler... İyice anlayıp, iyi de anlaşırsam kendimle, değmeyin keyfime :)

Efendim? Şizofreni başlangıcı mı? Yok ayol, aslen böyleydim ben hep sanırım. Biri biri yanlış olur bu tespitin; ya şizofreni değildir ya da başlangıç... 😎

13 Mart 2023 Pazartesi

Gereği Düşünüldü!

Öyle bir hareketlilik var ki ortamda, sanki yerini arıyor herkes ve her şey. Nihai yerini olmasa da, o anki yerini belki... Çok konu var karara bağlanması gereken, karar verilecek ya da sonuca varması beklenecek; Havada süzülen, yerde debelenen, rüzgarla şekillenen, kendine uyan kap bulunamadığından yontulup kaba yerleştirilmeyi bekleyen... Çok konu var ortamda!

Başlıklar boyumu aştı son zamanlarda. Karar mı vermeliyim, zamana mı bırakmalıyım, adım mı atmalıyım, geleni mi beklemeliyim derken, su yolunu buluyor bir şekilde.

Yılladır süregeldiği için, 'bildiğim bozuk, bilmediğim sağlamdan iyidir' diye devam edenden vazgeçtik mesela. Bizim bütünün hayrına olması niyetiyle bilmediğim sağlam görüneni seçtik sonunda.

'Ya yanlış yere oturursam' endişesiyle ayakta durup dolanmayı ya da sadece durmayı seçen beklemede hala. Ayakta olmasının işlevi sona erdiğinde, en doğru, en verimli yere oturmasına niyet ediyorum.

Değişsin istenip cesaret edilemeyenlerle 'iyi bu böyle, kalsın' denirken tutulamayıp değişenler... Orası zor işte. Çok da etken var işin içinde. Hadi hayırlısı!

Bu arada bir de değişimini dört gözle bekleyen milyonlara inat sabitliğinden milim ödün vermeyenler ve hiç kımıldamaması gerekirken birkaç cm oynamasıyla bile milyonların hayatını değiştirenler var... 

Herkes, her şey pek bi' hareketli son zamanlarda. O an için çok büyük kararlar vermek gerekiyor, koşulları iyi değerlendirip, doğru öngörüler yapmak gerekiyor. Onca hesap kitabın içerisinde bir anda aslında kontrolün sende olmadığı vuruluyor yüzüne tüm şiddetiyle ve sen o esnada yanan beyin hücrelerin, akan saatler, stresinin yansımasıyla kırdığın kalplerle kalakalıyorsun öylece....

Hangi başlığın ucundan tutsam, sonsuzluğa uzanan bir derinlik geliyor devamında. Çaresiz bırakıyor bazen derinliğin büyüklüğü. Umutsuzluğa bir adım kala durduruyorum kendimi. Diğer yöne atıyorum adımımı. 1 adımla başlıyor ya hani tüm yollar ne kadar uzun olsa da... 

Tam da şu anda çalan şarkı; 'Dünyayı güzellik kurtaracak, bir insanı sevmekle başlayacak her şey'  

Sevgili evren, mesaj alınmıştır 😉



3 Temmuz 2020 Cuma

Yeni mi normal mi?

Temmuz...
Ne çok olmuş bu tuhaf süreç başlayalı. 'Yeni nomal'imiz var artık. Baktık ki bu virüsün bizi bırakmaya niyeti yok, 'iyi bari' dedik. Birlikte yaşamaya alışıyoruz...
Maske, sosyal mesafe, hijyen!
Böyle belirlendi bizim savunma sistemimiz. Zaten saldıracak halde değiliz. O kısmıyla ilgilenen bilim insanları var.
Sinir sistemi altüst! Evden çıkmak bir stres unsuru. Dokunma, yaklaşma, yüzüne elleme, maskeni indirme, kalabalığa girme... Parkta maskeyle oynuyor çocukların bir kısmı. Simay kendine arkadaş ararken, maskesi olmayanları eliyor.
Çanakkale'ye gideceğiz 1 gün sonra. Mutluluk mu ağır basıyor endişe mi emin değilim.
Kan grubu 0 olanlar belirtisiz geçiriyor deniyor mesela. Hadi bakalım! Sevinsem mi bilemedim.
Aşırı yüklemeden psikoloji, aşırı hijyenden cilt sapıttı. Sonuç? Bilemiyoruz henüz. Hiç bitmeyecek gibi zaten. Sonuç bu gibi.
Herkese hastaymış gibi yaklaşıyoruz. Bize bir şey olmazmış gibi geliyor. Bazen her şey normalmiş gibi oluyor. -mış gibi hayat devam yani. Aslında her zamanki gibi...
Sayılar açıklanıyor her gün. Tanıdık kimse yoksa rakamların arasında, sadece sayı olarak bakıyorsun işte. İyileşen mi fazla, tespit edilen vaka mı? Kaç testte çıkmış bu sayılar? Ölüm az oldu bugün neyse... dedin bitti işte! o sayılardan biri senin yakınınsa, denklem altüst! Bana az gelen 20, senin için dünyalar oluveriyor...
Hayat yine akıyor. Yine ihtiyaçlar, istekler, duygular, anlamlar, anlamsızlıklar...
2019'dan kurtulduk diye sevinirken, sürpriz yaptı 2020.
Acaba İK görüşmelerde soruyor mudur hala '5 yıl sonra kendinizi nerede görüyorsunuz?' diye?


4 Nisan 2020 Cumartesi

Biz hep evdeyiz!

Kağıda kaleme gitmedi elim nedense bir türlü. Sürekli kafamda yazıyorum da, kaydedemiyorum işte henüz kafamdan geçenleri. Yakında onu da yapabiliyor olursak şaşırmam gerçi...
Bilim kurgu yazacak gibi hissettim kendimi birden. Kurgu değil ama bu seferki. Bildiğin yaşadığımız hayat! Evdeyiz 3 haftadır ailecek. Tarihi gerçeklik olarak rakamsal verileri teyit edip öyle yazarım. 16 Mart'tan beri okullar kapalı. Simay ve ben 13 Mart'tan beri bir kez market ve eczane, bir kez ev çevresinde yürüyüş ve aynı gün arabayla sahil turu, bir de Simay'sız olarak benim 2 kez markete gitmem dışında dışarı çıkmadık. Coşkun birkaç gün daha işe gitti okullar kapandıktan sonra. Dönüşümlü çalışmaya ve günaşırı gitmeye başladılar sonra. Şimdi 10 günde 1 falan gidiyor. O da arabayla...
Bu arada önce 65 yaş üzeri, dün de 20 yaş altı için sokağa çıkma yasağı ilan edildi...
Aslında süreci, gerekçeleri, virüsü falan anlatacaktım ama şimdi hiç yazasım gelmedi. Bir ara yazarım onları da. 
Çin'de bir virüs çıktı, Myra'yı bizden alan virüsün bir türü! Corona türevi Covit 19... Dediler ki her şeyi yiyen Çinliler'e yarasadan bulaştı... Bilemiyoruz artık o kadarını ama Çin'de çıktı ilk olarak işte. İnsanda ne yapsın bilememiş virüs, bronşlara yerleşip, nefes alamaz hale getiriyor insanı... Çok insan öldü, çok insan ağır geçirdi ama iyileşti, çok insan grip gibi dinlenip iyileşti ve çok insan da hiç farkına bile varmadı virüsü taşıdığının, yaydığının.
Anlayacağınız o ki, çok ama çok insana yayıldı bu Covid-19. Kimyasal silah üretirken yanlışlıkla kontrolden çıkan deney filmleri gibiyiz. Tüm dünya evine kapandı. O çok havalı ülkeler, İtalya, İngiltere, Fransa, Amerika evlerinde... sokaklar boş. Trafiği geçtim, insan yok. Havası temizlendi Dünya'nın inanabiliyor musun...
Grip gibi bulaşıyor. Habire el yıkıyoruz. İnsanlar ceplerinde kolonya ve dezenfektanla geziyor. Eldivenler, maskeler... Hayatlarına mecburiyetlerden dolayı aynen devam edenler de var tabi. Çalışmak zorunda olanlar, işleri daha da artanlar, fırsatçılar, sömürülenler, mecbur bırakılanlar...
Doktorların ve tüm sağlık çalışanlarının durumu fena mesela. Eczaneleri de katmak lazım bu gruba, ilaç depolarını, üreticileri falan da.
Herkes internetten yapıyor alışverişini. Marketler 4 gün sonra getiriyor siparişleri. Kuryeler, sucular, sipariş getirenler çalışmaya devam...
Dışardan eve birşey geldi mi, sarıyor insanı bir telaş! 3 gün balkonda mı bekletsek, paketi kapının önünde açıp, atıp, içindekini sabunla yıkasak mı, yıkanmayacak birşeyse havalandırmalı...
Hafiften sıyırdık hepimiz bence. İyi başladık biz aslında, bir arada olmak iyi geldi, keyifliydi. Uzaktan eğitime geçti okullar. Program geliyor, canlı ve kayıtlı dersler var. Alıştık ona da 2 haftada. Fena değil. 
İşler zaten evden devam. Toplantılar Zoom'dan, iletişim sosyal medya...
Ara ara tedirginlik basmasa, oyun gibi, film gibi falan... Nereye gitsek, neye nasıl yetişsek derdi yok. Evdeyiz işte. Çıkmak yasak! Yapacak da birsürü şey var zaten evde de...
Dün midem bulandı. Bilemedim nedenini. Belirtilerde de yok aslında mide bulantısı ama birden farkettim ki, 1-2 saate ateşim çıkarsa, öksürük başlar, nefesim daralırsa, ambulans çağıracak Coşkun ve götürecekler bizi... Ağırlaşanı hastaneye, bu karambolde, nerede solunum cihazı varsa oraya yatırıp karantinaya alacaklar. Diğerleri pozitif çıkarsa ama belirtileri hafifse evde karantinaya...
Ölüm oranı gençlerde daha düşük. Kronik hastalık da tetikleyici. Haşimato var bende mesela. Alerjim de var. Bronşit oldum kaç kez tespit edilene kadar... 
Yani dün akşam farkettim ki, yaşadığım gün, kızımla ve eşimle geçirdiğim son gün olabilir... Sevdiklerimle konuşabildiğim son gün...
Hep bilincinde olduğumu düşünürdüm bunun. Sadece hastalıkla alakalı da değil, hayatta zaten 1 sn sonrasını bile bilemiyoruz aslında farkındayım ama farkındalık sürekli kalmıyor insanda. Ya da bende öyle en azından. Kendi duygumu tüm insanlığa mâl etmek garip geldi birden...
Neyse işte, zor geçti dün gece birkaç saat. Her anı keyifle geçireceğim evde, Simay'a hiç kızmayacağım, huysuzlanıp şikayet etmeyeceğim, canımı sıkmayacağım... ohooo daha neler neler.
Uyudum uyandım geçti...
Çok şükür halimize. İyi durumdayız aslında. Böyle bir süreci baya keyifli geçiriyoruz bence. Ne olacak bilemiyoruz. Kimse bilmiyor. Ne olduğunu da bilmiyoruz zaten. Yöntemler, nedenler, sayılar, kurallar, yasaklar, olurlar, olmazlar açıklanıyor medyada. Günde 1-2 kez internetten bakıyoruz onlara da. 
Evdeyiz.
Baya kabullenici bir insanım biliyorum ama daha da yoğun farkediyorum şimdi bunu. 'En çok neyi özlediniz?', 'süreç bitince ilk ne yapacaksınız?' gibi sorular dolaşıyor mesela etrafta. Cevabım yok benim. Süreci yaşıyorum ben. Neyi özledim bilmiyorum. Ne yapacağımı da... Şimdi bunu yapmam gerektiğini ve neleri yapmamam gerektiğini biliyorum. Yapmıyorum. Süreç bitince, yaparken anlayacağım sanırım ne çok özlediğimi. 
Çok şey yapacakmışım gibi geliyordu ama yine yetiştiremiyorum hiçbirşeyi. Evde olunca da yapılması gereken çok fazla şey oluyormuş.
Hem okul, hem 2 ayrı ofis, hem ev olunca, ev de neye uğradığını şaşırdı!

  

4 Aralık 2018 Salı

Bazen de böyle oluyorum işte...

Yanlış yerde konumlanmış gibiyim. 
Yanlış modelde bir elbise giymiş gibi... 
‘Hiç olmadı bu çıkar’ demesi gerekiyormuş birinin sanki. 
Ya da ben anlamalıymışım aynaya bakınca. Anlamamışım. 
Belki de bakmamışım aynaya. Ne kibir...!
Benim bedenime göre olmayan elbiseye yakışmaya çalışıyormuşum gibi şimdi. 
Sırf daha iyi duranını bulma çabasına girmemek için, üstüme bir şekilde olduğu için, giyinmek gerektiği için...
Başkasının hayatıymış gibi 
Ben asla öyle yapmazmışım gibi 
Asla 'asla' demem ben halbuki
Belki de tam burada aslında bambaşka biri olacakmış da, beni çizmiş ressam.
Bambaşka biri, ben gibi...
Mutlu biri
Mutlu gibi
Çok şükür...

27 Mayıs 2018 Pazar

Paralel Evren

Harbiden var mıdır acaba Paralel Evrenler?? Yani benim aynımın farklı alternatif hayatları yaşadığı farklı evrenler...
Mesela son anda tırsmayıp konservatuvar sınavına girmiş bi' Elif.
Ya da 'yok arkadaş, en kıytırık üniversitede de olsa Psikoloji okuyacağım ben!' demiş bi' Elif. (bizim zamanımızda öyle kolay kolay bozulmazdı insanın psikolojisi. Oturur ağlar, bağırır çağırır tedavi olunurdu(!) Ya da öyle yaşanır giderdi işte. Dolayısıyla Psikologlar pek makbul değildi. Psikoloji okunacaksa en iyi okulda okunmalıydı, yoksa para kazanılamazdı... Boğaziçiliysen belki isim yaparsın da sosyeteden falan birkaç gelen olur. Yoksa sürünürsün bu memlekette 'deli doktoru' olursan.... Mantık bu olunca ilk tercih Boğaziçi Psikoloji, gerisi işletme, iktisat. E kazanamadım tabi... Marmara İktisat'a gittim. Para kazandım mı dersen...??? muhtelif zamanlarda muhtelif psikologlara ödediğim paraları da düşünürsek... Neyse, vardır kesin bir Psikolog Elif paralellerin birinde!)
Daha bir dolu paralel evren hayalim var. Diyemediğim 'evet'ler, olmaz olası 'hayır'lar, hiç olmayacak kabuller ve 'haydaaa, nerden çıktı şimdi' itirazlar,  içimden bir türlü çıkamayanlar ve hiç olmadık şekilde çıkanlar...
Bir türlü bırakmıyorlar yakamı.
Taslak çalışma talebim var hayattan. Bir ön gösterim, fragman falan...
Tamam, 40'a gelmişken 20'den tekrar alalım desem abartı olur. Hiç olmazsa belli zamanlarda yarım saatlik bir başa alma hakkı mesela... bazen o bile kurtarır...


16 Şubat 2018 Cuma

Çölde bir bardak su

Ortaokuldayken çok sevdiğim bir Türkçe öğretmenim vardı. Rahmi Oto. 
Dersi sevdiğimden mi o kadar severdim Rahmi Bey'i, yoksa öğretmene saygımdan mı Türkçem iyiydi emin değilim.
Bir gün sınıfta ben bir hikayeyi okuduktan sonra, bir süre sessiz kalıp, sonra da 'hani sıcakta susuz kaldıktan sonra bir bardak serin su içmenin verdiği his vardır ya, işte öyle geldi bana Elif'in okuması' diyerek teşekkür etmişti bana...
Bendeki gurur ve mutluluğu siz düşünün artık! :)

O susamışlıkla izlediğim ve 'oh' dediğim, bitsin istemediğim 2 eser var bahsetmek istediğim.
Bir tiyatro oyunu, bir de konser...

İkisi de zamanı durdu içindeyken benim için. Bir rüya gibi, başka bir boyuta yolculuk gibi, günlük yaşantının rutinleri hiç yokmuş gibi...

Oldum olası etkilenirim sahne sanatlarından. En neşeli eserlerde, hatta bazen çocuk oyunlarında bile gözyaşlarımı tutamam sahnedekilerin coşkusu ve tutkusunu hissediyorsam. Hele ki sahnedekiler oynamıyor da yaşıyorsa izlediklerimi; ıslak, şişmiş ama mutluluktan parlayan gözlerle çıkarım salondan. 
Giydirici'den de aynen öyle çıktım, -ki bir de oyunun içindeki dram unsurunu da eklersek halimi siz düşünün artık...

Uzun zaman olmuştu çocuk tiyatrosu dışında bir oyuna gitmeyeli. Coşkun'un duruma el atmasıyla bu sene kırmaya karar verdik bu döngüyü. İlk girişimimiz hayal kırıklığı oldu. O kadar suni ve sıkıcı geldi ki oyun, biz uzak kaldık ve soğuduk mu acaba diye şüpheye düştüm kendimden. 
Sıradaki biletimiz 'Giydirici'yeydi. 
Oyuncular zaten bir beklentiye sokuyor insanı. Konu savaş zamanı Almanya'da herşeye rağmen tiyatro yapmayı sürdüren bir grubu anlatıyor. Biraz iç sıkıcı olabilir gibi...
'Hadi bakalım' diye oturduk yerimize... 

Hiç ara olmasa da olurdu. Bombalanan Almanya'daki salondan çıkmasaydık hiç. Öylece sürseydi oyun... Siper alırdık biz bir bomba daha düşseydi sahneye... 
Güldüm, ağladım, yoklukta, savaşta, Almanya'da herşeye rağmen tiyatrodaydım. 
Nasıl özlemişim bu hissi. Tüm oyunculara sarılmak istedim tek tek. 
İyi ki gelmişim dedim. İyi ki tiyatro var. İyi ki işini iyi yapanlar var... 
Beklentiyi artırmış olmak istemem ama tekrar sahnelenirse kaçırmayın;
http://www.devtiyatro.gov.tr/programlar-sehirler-istanbul-detay-giydirici5.html

Sonra güzel bir sürpriz daha geldi Coşkun'dan. İstanbul Devlet Opera ve Balesi'nden 'Vivaldi ile Sevgililer Günü' konseri.
14 Şubat'ı keyfe keder hatırlayan bir çift olsak da, 20 yıllık birlikteliğimizde açık ara en güzel sevgililer günü hediyemdi...
Harika bir müzik ziyafetinin üzerine, Ataol Behramoğlu'ndan 2 güzel şiir dinledik. Fazla sözüm yok o akşama dair. 'Anlatılmaz, yaşanır' deyiminin tam karşılığı diyebilirim.
Ataol Behramoğlu'nun konuşması ve şiirlerini paylaşmış birileri youtube'da. Önce Suat Arıkan bir konuşma yaptı, savaş varken sevgililer günü kutlamak üzerine. Koşullar ne olursa olursa olsun, sanatın, ilmin, bilimin gücünü yitirmemesi gerektiği üzerine... Sonra da Ataol Behramoğlu'nu çağırdı sahneye;
https://www.youtube.com/watch?v=TT94EeQK_5w

Sanata dair güzel işler yapan, katkı sağlayan, bir yerinden dokunan herkes; iyi ki varsınız!