4 Aralık 2018 Salı

Bazen de böyle oluyorum işte...

Yanlış yerde konumlanmış gibiyim. 
Yanlış modelde bir elbise giymiş gibi... 
‘Hiç olmadı bu çıkar’ demesi gerekiyormuş birinin sanki. 
Ya da ben anlamalıymışım aynaya bakınca. Anlamamışım. 
Belki de bakmamışım aynaya. Ne kibir...!
Benim bedenime göre olmayan elbiseye yakışmaya çalışıyormuşum gibi şimdi. 
Sırf daha iyi duranını bulma çabasına girmemek için, üstüme bir şekilde olduğu için, giyinmek gerektiği için...
Başkasının hayatıymış gibi 
Ben asla öyle yapmazmışım gibi 
Asla 'asla' demem ben halbuki
Belki de tam burada aslında bambaşka biri olacakmış da, beni çizmiş ressam.
Bambaşka biri, ben gibi...
Mutlu biri
Mutlu gibi
Çok şükür...

27 Mayıs 2018 Pazar

Paralel Evren

Harbiden var mıdır acaba Paralel Evrenler?? Yani benim aynımın farklı alternatif hayatları yaşadığı farklı evrenler...
Mesela son anda tırsmayıp konservatuvar sınavına girmiş bi' Elif.
Ya da 'yok arkadaş, en kıytırık üniversitede de olsa Psikoloji okuyacağım ben!' demiş bi' Elif. (bizim zamanımızda öyle kolay kolay bozulmazdı insanın psikolojisi. Oturur ağlar, bağırır çağırır tedavi olunurdu(!) Ya da öyle yaşanır giderdi işte. Dolayısıyla Psikologlar pek makbul değildi. Psikoloji okunacaksa en iyi okulda okunmalıydı, yoksa para kazanılamazdı... Boğaziçiliysen belki isim yaparsın da sosyeteden falan birkaç gelen olur. Yoksa sürünürsün bu memlekette 'deli doktoru' olursan.... Mantık bu olunca ilk tercih Boğaziçi Psikoloji, gerisi işletme, iktisat. E kazanamadım tabi... Marmara İktisat'a gittim. Para kazandım mı dersen...??? muhtelif zamanlarda muhtelif psikologlara ödediğim paraları da düşünürsek... Neyse, vardır kesin bir Psikolog Elif paralellerin birinde!)
Daha bir dolu paralel evren hayalim var. Diyemediğim 'evet'ler, olmaz olası 'hayır'lar, hiç olmayacak kabuller ve 'haydaaa, nerden çıktı şimdi' itirazlar,  içimden bir türlü çıkamayanlar ve hiç olmadık şekilde çıkanlar...
Bir türlü bırakmıyorlar yakamı.
Taslak çalışma talebim var hayattan. Bir ön gösterim, fragman falan...
Tamam, 40'a gelmişken 20'den tekrar alalım desem abartı olur. Hiç olmazsa belli zamanlarda yarım saatlik bir başa alma hakkı mesela... bazen o bile kurtarır...


16 Şubat 2018 Cuma

Çölde bir bardak su

Ortaokuldayken çok sevdiğim bir Türkçe öğretmenim vardı. Rahmi Oto. 
Dersi sevdiğimden mi o kadar severdim Rahmi Bey'i, yoksa öğretmene saygımdan mı Türkçem iyiydi emin değilim.
Bir gün sınıfta ben bir hikayeyi okuduktan sonra, bir süre sessiz kalıp, sonra da 'hani sıcakta susuz kaldıktan sonra bir bardak serin su içmenin verdiği his vardır ya, işte öyle geldi bana Elif'in okuması' diyerek teşekkür etmişti bana...
Bendeki gurur ve mutluluğu siz düşünün artık! :)

O susamışlıkla izlediğim ve 'oh' dediğim, bitsin istemediğim 2 eser var bahsetmek istediğim.
Bir tiyatro oyunu, bir de konser...

İkisi de zamanı durdu içindeyken benim için. Bir rüya gibi, başka bir boyuta yolculuk gibi, günlük yaşantının rutinleri hiç yokmuş gibi...

Oldum olası etkilenirim sahne sanatlarından. En neşeli eserlerde, hatta bazen çocuk oyunlarında bile gözyaşlarımı tutamam sahnedekilerin coşkusu ve tutkusunu hissediyorsam. Hele ki sahnedekiler oynamıyor da yaşıyorsa izlediklerimi; ıslak, şişmiş ama mutluluktan parlayan gözlerle çıkarım salondan. 
Giydirici'den de aynen öyle çıktım, -ki bir de oyunun içindeki dram unsurunu da eklersek halimi siz düşünün artık...

Uzun zaman olmuştu çocuk tiyatrosu dışında bir oyuna gitmeyeli. Coşkun'un duruma el atmasıyla bu sene kırmaya karar verdik bu döngüyü. İlk girişimimiz hayal kırıklığı oldu. O kadar suni ve sıkıcı geldi ki oyun, biz uzak kaldık ve soğuduk mu acaba diye şüpheye düştüm kendimden. 
Sıradaki biletimiz 'Giydirici'yeydi. 
Oyuncular zaten bir beklentiye sokuyor insanı. Konu savaş zamanı Almanya'da herşeye rağmen tiyatro yapmayı sürdüren bir grubu anlatıyor. Biraz iç sıkıcı olabilir gibi...
'Hadi bakalım' diye oturduk yerimize... 

Hiç ara olmasa da olurdu. Bombalanan Almanya'daki salondan çıkmasaydık hiç. Öylece sürseydi oyun... Siper alırdık biz bir bomba daha düşseydi sahneye... 
Güldüm, ağladım, yoklukta, savaşta, Almanya'da herşeye rağmen tiyatrodaydım. 
Nasıl özlemişim bu hissi. Tüm oyunculara sarılmak istedim tek tek. 
İyi ki gelmişim dedim. İyi ki tiyatro var. İyi ki işini iyi yapanlar var... 
Beklentiyi artırmış olmak istemem ama tekrar sahnelenirse kaçırmayın;
http://www.devtiyatro.gov.tr/programlar-sehirler-istanbul-detay-giydirici5.html

Sonra güzel bir sürpriz daha geldi Coşkun'dan. İstanbul Devlet Opera ve Balesi'nden 'Vivaldi ile Sevgililer Günü' konseri.
14 Şubat'ı keyfe keder hatırlayan bir çift olsak da, 20 yıllık birlikteliğimizde açık ara en güzel sevgililer günü hediyemdi...
Harika bir müzik ziyafetinin üzerine, Ataol Behramoğlu'ndan 2 güzel şiir dinledik. Fazla sözüm yok o akşama dair. 'Anlatılmaz, yaşanır' deyiminin tam karşılığı diyebilirim.
Ataol Behramoğlu'nun konuşması ve şiirlerini paylaşmış birileri youtube'da. Önce Suat Arıkan bir konuşma yaptı, savaş varken sevgililer günü kutlamak üzerine. Koşullar ne olursa olursa olsun, sanatın, ilmin, bilimin gücünü yitirmemesi gerektiği üzerine... Sonra da Ataol Behramoğlu'nu çağırdı sahneye;
https://www.youtube.com/watch?v=TT94EeQK_5w

Sanata dair güzel işler yapan, katkı sağlayan, bir yerinden dokunan herkes; iyi ki varsınız!

20 Ocak 2018 Cumartesi

Bir acayip haldeyim...

Önüm, arkam, sağım, solum sobe!
Kimse saklanmıyor...
Ama hep ebe benim...
Sanki bir şeyi anlamam gerekiyor ama anlayamıyorum. 
Ya da çok şey var anlamam gereken, içinden çıkamıyorum...
Büyük kararlar alıyorum.
Çok büyük geliyor. Kaçıyorum.
Küçük başlangıçlar yapayım diyorum.
Tümseklere takılıp düşüyorum...
Bütün güç bendeymiş gibi tek başıma dikilmek ve hiç enerjim yokmuş gibi bir köşeye çekilmek...
Ortasını bulamadım.
Ortasında duramadım...