Ne desem yetmeyecek, yazsam yazsam bitmeyecek sanki.
Çok boşladım bu sefer, hem de hiç istemeyerek. Öyle ki birsürü şeyi yaşarken kafamda tasarladım buraya nasıl aktaracağımı... ama olmadı işte, yazamadım bi türlü.
şimdi aklıma gelenleri koyacağım bir bir saklama kabına. dökeceğim desem daha doğru olacak belki de. Pek muntazam olmayacak gibi geliyor çünkü...
Son yazdığımda en büyük heyecanım olan şey şimdi sonlarda yine.
neler oldu bu geçen zamanda şöyle bir bakalım...
Yeni bir işin heyecanı vardı önce. Sonra hayatın yanında ne kadar da önemsiz olduğunu bir kez daha kanıtladı mesai saatleri. En azından benim için...
Uzun zaman sonra Taksim'e ilk gittiğimde coşku doldu içim. Resmen sarılasın geldi İstiklal'e. O günden sonra da sık sık gittik zaten. Doğru zamanda doğru mekanlara gidince pek bi keyifli oluyor Taksim.
Kociş küçük bir sağlık sorunu yaşadı. Küçük de olsa stres oluyor insan.
Coşkum'a gitar aldık. Fender. Elinden düşmüyor desem yeridir. İyice azmetti, yakında grup kurarsa şaşırmayacağım :)
Formula 1'e gittik. Çok sıcaktı. Çok da gürültülü. Güzel bir gün oldu ama pek heyecan yoktu ne yazık ki... Seneye mayısa alınmış. Yine gidicez :)
Ve Rock'n Coke... Çok keyifliydi. Niye gitmemişiz ki daha önce? Aslı'yla Itır'ın da payı büyüktü bu keyifte. Kendimi çok iyi hissettim. Chris Cornel süperdi de, Smashing Pumkins biraz aştı beni.
Çok çalıştım aynı dönmede. 11'lere kadar ofisteydim 2 hafta. Yorucu!!!
Esra döndü sonunda. Çok özlemişim. :) okula başlıyor yine.
Gelelim yeni planlara...
En kısa zamanda İngilizce kursuna başlamam lazım. bu hafta mesela...
Bayramı bekliyorum hevesle. Sinem ve Sadi'yle Küçükkuyu'ya gideceğiz. Hedefimiz Asos.
Bu arada rumikap öğrendik. Hasta oldum ben bigün, yine Taksim'e gitme niyetindeyken, annem ve babam da rumikap öğretip iyileştirdi beni. Çok eğlenceli. Sinemlere de öğrettik.
İşte böyle geçti zaman.
Yarın evlilik yıldönümümüz. Bu sefer arayı açmadan yazayım bari.
Hayat devam ediyor. Keyfim yerinde...
18 Eylül 2007 Salı
17 Temmuz 2007 Salı
TEBDİLİMEKÂN
Ferahlık olduğu kesin. İçimde bir huzur, bir rahatlık...
Biraz stres ve gerginlik de var tabi. Yeninin bilinmezliği, bilinmezliğin endişesi.
Hani her bitiş bir başlangıç demektir denir ya, bitiş gibi gelmiyor hiçbirşey. Tamamen başlangıca odaklanmış durumdayım.
Heyecan var içimde ama belirsiz süreçteki kadar değil. Şimdi daha huzurluyum.
Hani şu "düşünce gücü, önce inanmak gerek, Secret vs" olaylarına inanmayanlardansanız, sadece bir kez deneyin derim. Bir kez inanmayı ve pozitif düşünmeyi deneyin.
Umarım bu değişim benim için beklediğimden daha güzel olur.
Ya da şöyle düzelteyim, biliyorum, daha güzel olacak.
Darısı kocişimin başına...
Biraz stres ve gerginlik de var tabi. Yeninin bilinmezliği, bilinmezliğin endişesi.
Hani her bitiş bir başlangıç demektir denir ya, bitiş gibi gelmiyor hiçbirşey. Tamamen başlangıca odaklanmış durumdayım.
Heyecan var içimde ama belirsiz süreçteki kadar değil. Şimdi daha huzurluyum.
Hani şu "düşünce gücü, önce inanmak gerek, Secret vs" olaylarına inanmayanlardansanız, sadece bir kez deneyin derim. Bir kez inanmayı ve pozitif düşünmeyi deneyin.
Umarım bu değişim benim için beklediğimden daha güzel olur.
Ya da şöyle düzelteyim, biliyorum, daha güzel olacak.
Darısı kocişimin başına...
8 Temmuz 2007 Pazar
DÖNÜŞMEYİN, ZOR ÖLÜN
Sinemaya mı gitmek istiyorsunuz? diyelim ki pek fırsatınız olmyor ve gitmişken güzel bir film izlemek istiyorsunuz. Şöyle düşünebilirsiniz; 'Bruce artık yaşlandı, devam filminin 4.'sü de iyice zorlama olur zaten, hem yaşlı başlı adam ne kadar aksiyon yaratabilir ki??? DVDsi çıksın, evde izleriz Zor Ölüm 4'ü. Adamlar Transformers'ı çekmiş. Bir aksiyon bir aksiyon... Ne sahneler vardır kimbilir. Biz eniyisi ona gidelim...'
ZAARRTTTT! yanlış yorum.
Önce Transformers'tan bahsedeyim ki yazı güzel birşeyle bitmiş olsun. İlk yarı fena gitmiyor. Kötü, hatta kalitesiz gençlik filmi replikleri var ama olaylar yavaş yavaş gelişiyor, arabalar, robotlar, silahlar falan derken biraz kaptırır gibi oluyor insan. İtiraf edeyim, 2 hoş hatun da filmin nasıl geçtiğinin anlaşılmamasına neden olmuş olabilir. Bir sarışın (bu sefer süper zeki olan sarışın) bir de esmer güzeli ablamız var ki filmde, hakikaten izlenme oranını arttırdıkları kesin. İlk yarıda da savaş ve dönüşüm sahneleri fazla yakın çekim ve karambol geliyor insana ama çok da rahatsız etmiyor henüz. Sonra ara oluyor. Ve malesef 2. yarı... Saçma sapan diyaloglar, gereksiz mesaj içerikleri, insanın gözüne sokulan markalar, 15 dakika süren arabadan robota dönüşme sahneleri (dönüş dönüş bitmiyo, ne olduğunu da anlamıyorsun zaten, bir gürültü, bir hareket, bekle ki kamyon robot olsun...), olaya 1 metre mesafeden çekildiği için hiçbirşey anlaşılmayan kavga, dövüş, savaş sahneleri, izleyiciye mesaj veren robotlar... Kişisel olarak çok fena bir deneyimdi. O kadar kafam şişti ki, ambale olup uyumak istedim. Ayıp olur diye vazgeçtim. Siz yine de fırsat bulursanız gidin tabi. Transformers bu, izlemek lazım.
Gelelim 'Özgür Yaşa ya da Zor Öl'e. Bu filmi fazla anlatmayacağım zaten. İzlenmesi gereken bir film. Konu, işleniş, karakter seçimi ve derinliği, aksiyon sahneleri, diyaloglar ve tabi ki Bruce Willis... Kesinlikle zorlama bir devam filmi değil ve hatta belki de serinin en iyi filmi. Bence kaçırmayın. Dev ekranda izlenmeyi haketen sahneler çoğunlukta.
ZAARRTTTT! yanlış yorum.
Önce Transformers'tan bahsedeyim ki yazı güzel birşeyle bitmiş olsun. İlk yarı fena gitmiyor. Kötü, hatta kalitesiz gençlik filmi replikleri var ama olaylar yavaş yavaş gelişiyor, arabalar, robotlar, silahlar falan derken biraz kaptırır gibi oluyor insan. İtiraf edeyim, 2 hoş hatun da filmin nasıl geçtiğinin anlaşılmamasına neden olmuş olabilir. Bir sarışın (bu sefer süper zeki olan sarışın) bir de esmer güzeli ablamız var ki filmde, hakikaten izlenme oranını arttırdıkları kesin. İlk yarıda da savaş ve dönüşüm sahneleri fazla yakın çekim ve karambol geliyor insana ama çok da rahatsız etmiyor henüz. Sonra ara oluyor. Ve malesef 2. yarı... Saçma sapan diyaloglar, gereksiz mesaj içerikleri, insanın gözüne sokulan markalar, 15 dakika süren arabadan robota dönüşme sahneleri (dönüş dönüş bitmiyo, ne olduğunu da anlamıyorsun zaten, bir gürültü, bir hareket, bekle ki kamyon robot olsun...), olaya 1 metre mesafeden çekildiği için hiçbirşey anlaşılmayan kavga, dövüş, savaş sahneleri, izleyiciye mesaj veren robotlar... Kişisel olarak çok fena bir deneyimdi. O kadar kafam şişti ki, ambale olup uyumak istedim. Ayıp olur diye vazgeçtim. Siz yine de fırsat bulursanız gidin tabi. Transformers bu, izlemek lazım.
Gelelim 'Özgür Yaşa ya da Zor Öl'e. Bu filmi fazla anlatmayacağım zaten. İzlenmesi gereken bir film. Konu, işleniş, karakter seçimi ve derinliği, aksiyon sahneleri, diyaloglar ve tabi ki Bruce Willis... Kesinlikle zorlama bir devam filmi değil ve hatta belki de serinin en iyi filmi. Bence kaçırmayın. Dev ekranda izlenmeyi haketen sahneler çoğunlukta.
TELEFON
Çaldı telefon sonunda :)
Pek köklü bir değişim olmadı şimdilik. Sadece eski beni hatırladım. Mutlu, neşeli, keyifli ben oldum bir süre için. Beklemeye aldım kendimi yine.
Şimdi sıra final melodisinde...
Pek köklü bir değişim olmadı şimdilik. Sadece eski beni hatırladım. Mutlu, neşeli, keyifli ben oldum bir süre için. Beklemeye aldım kendimi yine.
Şimdi sıra final melodisinde...
3 Temmuz 2007 Salı
UYANIŞ
Yazdan mıdır nedir, bir sıkıntı, bir değişim isteği var ki içimde sorma...
Tatil yapasım var uzuuun uzun. İşten uzaklaşasım var. Hem de öyle böyle değil, bayaa bi uzaklaşmak istiyorum işten.
Belki de kendimden???
Cumartesi günü kısa ama etkili bir patlama yaşadım kendi kendime. Aslında son zamanlarda kafamda dolaşan, ayrı ayrı havada kalmış birsürü şey, annem ve babamla sohbet ederken, kendiliğinden, birden bire tutundular birbirlerine ve neredeyse benden bağımsız olarak dökülüverdiler. Nasıl tanımlanır bilmiyorum. Sanki bir uyanış. Farkına varma. Sanki bugüne kadar uyurgezermişim de, bir anda bir kova su atmışlar gibi üzerime. Sonra da oturup izlemişim gibi geçmişi...
Psikiyatrist koltuğunda oturur gibi konuşmaya başladım birden. Şaşırdım.
Kendime itiraf etmediklerim mi yoksa bugüne kadar görmediklerim miydi yüzleştiklerim emin değilim. Ne yazık ki pişmanlık vardı içimde. Kendime dair bir pişmanlık.
Garip hissettim kendimi. Farkına vardıklarımla aynı kişi olarak devam edemezdim sanki. Başkası olmam gerekiyordu. Ya da başkasıydım şimdiye kadar. Artık ben olma zamanıydı belki.
Annem ve babamın yanındaydım. Esra'yla konuştum. Sonra eve, Coşkum'un yanına geldim.
Çok şanslıyım. Mutluyum.
Bir ben eksikmişim bu kadroda. Ben de buralarda biryerdeyim, biliyorum...
Tatil yapasım var uzuuun uzun. İşten uzaklaşasım var. Hem de öyle böyle değil, bayaa bi uzaklaşmak istiyorum işten.
Belki de kendimden???
Cumartesi günü kısa ama etkili bir patlama yaşadım kendi kendime. Aslında son zamanlarda kafamda dolaşan, ayrı ayrı havada kalmış birsürü şey, annem ve babamla sohbet ederken, kendiliğinden, birden bire tutundular birbirlerine ve neredeyse benden bağımsız olarak dökülüverdiler. Nasıl tanımlanır bilmiyorum. Sanki bir uyanış. Farkına varma. Sanki bugüne kadar uyurgezermişim de, bir anda bir kova su atmışlar gibi üzerime. Sonra da oturup izlemişim gibi geçmişi...
Psikiyatrist koltuğunda oturur gibi konuşmaya başladım birden. Şaşırdım.
Kendime itiraf etmediklerim mi yoksa bugüne kadar görmediklerim miydi yüzleştiklerim emin değilim. Ne yazık ki pişmanlık vardı içimde. Kendime dair bir pişmanlık.
Garip hissettim kendimi. Farkına vardıklarımla aynı kişi olarak devam edemezdim sanki. Başkası olmam gerekiyordu. Ya da başkasıydım şimdiye kadar. Artık ben olma zamanıydı belki.
Annem ve babamın yanındaydım. Esra'yla konuştum. Sonra eve, Coşkum'un yanına geldim.
Çok şanslıyım. Mutluyum.
Bir ben eksikmişim bu kadroda. Ben de buralarda biryerdeyim, biliyorum...
2 Temmuz 2007 Pazartesi
TATİL BİTTİ...
Tatile gittik, geldik ve üzerinden 1 hafta geçti bile.
Keşke tatildeyken yazabilseydim. O zaman daha coşkulu olurdu eminim cümlelerim. Döndüğümüz pazartesi günü hiç gitmemiş gibi olduk bile çünkü.
Nedense biraz zor adapte olduk bu sefer tatile. İkimizin de kafası fazla doluydu sanırım. İşi gücü burada bıraktık da, kafadakileri bırakmak o kadar kolay olmuyor tabi. Tatil havasına girdiğimizde çarşamba olmuştu bile.
Neyse, kısaca anlatayım bari, belki tekrar aynı moda girebilirim böylece...
Cumartesi sabah erken çıktık yola. Önce Susurlukta Ulusoy'un outlet cennetinde mola verdik. Öğle yemeği saatinde Şirince'deydik. Selçuk'un küçük, şirin, kendine özgü köyü. Kabak çiçeği dolması yedik. Güzel birşeymiş. Şile bezi pantolon alacaksanız, beyaz tercih etmemenizi öneririm. Henüz hiç giyemedim. :( Efes'i bir kez daha gezmek için çok sıcaktı. Yola devam ettik.
İlk kez trafik cezası yedik. Daha doğrusu Coşkun ceza yedi. Sadece 114 km ile gidiyorduk halbuki...
Ve Bodrum.
Dedim ya geç adapte olduk diye. Pazar günü geçen seneki favori sahilimizi bulmak üzere Yahşi'ye gittik. Tanıdık ve güzel bir sahil ama sanki bizim hatırladığımız gibi değildi... Farkettik ki biz esas Bitez'i arıyormuşuz. Biraz zorlandık ama sonunda bulduk Bitez'i. Denizi çok soğuk ama güzeldi. 'Deniz ısınmamış' dedik. Meğer Bitez'e özgü bir serinlikmiş. Gündoğan'da gayet ılık bir deniz bekliyormuş bizi. Bir kaç küçük sorun yaşamadık değil aslında. Böcek ve kertenkele maceralarımız oldu mesela. Küçük çaplı sağlıksal şanssızlıklar da oldu. Ama genel olarak güzeldi tabi tatil. Bodrum'a gittik, Yalıkavak'ta yemek yedik, pazara gittik, Gündoğan sahilinde çok huzurlu, romantik, muhteşem bir ortamda rakı içtik, Gümüşlük'te bir kez daha hayran kaldık Muğla'nın sayfiye güzelliklerine, kral yolunun hikayesini dinleyip Tavşan Adası'nda manzaranın güzelliğini ve tavşanların şirinliğini izledik, nefis ve ucuz köfte ve kahvenin keyfini çıkardık. 1 hafta boyunca dönmemenin yollarını düşündük.
Pazar günü nasıl olduğunu anlamadan dönüş yolunda bulduk kendimizi. Evdeydik, Pazar akşamıydı (hani şu hiç sevilmeyeninden) ve uyuyup uyanıp işe gidecektik...
Keşke tatildeyken yazabilseydim. O zaman daha coşkulu olurdu eminim cümlelerim. Döndüğümüz pazartesi günü hiç gitmemiş gibi olduk bile çünkü.
Nedense biraz zor adapte olduk bu sefer tatile. İkimizin de kafası fazla doluydu sanırım. İşi gücü burada bıraktık da, kafadakileri bırakmak o kadar kolay olmuyor tabi. Tatil havasına girdiğimizde çarşamba olmuştu bile.
Neyse, kısaca anlatayım bari, belki tekrar aynı moda girebilirim böylece...
Cumartesi sabah erken çıktık yola. Önce Susurlukta Ulusoy'un outlet cennetinde mola verdik. Öğle yemeği saatinde Şirince'deydik. Selçuk'un küçük, şirin, kendine özgü köyü. Kabak çiçeği dolması yedik. Güzel birşeymiş. Şile bezi pantolon alacaksanız, beyaz tercih etmemenizi öneririm. Henüz hiç giyemedim. :( Efes'i bir kez daha gezmek için çok sıcaktı. Yola devam ettik.
İlk kez trafik cezası yedik. Daha doğrusu Coşkun ceza yedi. Sadece 114 km ile gidiyorduk halbuki...
Ve Bodrum.
Dedim ya geç adapte olduk diye. Pazar günü geçen seneki favori sahilimizi bulmak üzere Yahşi'ye gittik. Tanıdık ve güzel bir sahil ama sanki bizim hatırladığımız gibi değildi... Farkettik ki biz esas Bitez'i arıyormuşuz. Biraz zorlandık ama sonunda bulduk Bitez'i. Denizi çok soğuk ama güzeldi. 'Deniz ısınmamış' dedik. Meğer Bitez'e özgü bir serinlikmiş. Gündoğan'da gayet ılık bir deniz bekliyormuş bizi. Bir kaç küçük sorun yaşamadık değil aslında. Böcek ve kertenkele maceralarımız oldu mesela. Küçük çaplı sağlıksal şanssızlıklar da oldu. Ama genel olarak güzeldi tabi tatil. Bodrum'a gittik, Yalıkavak'ta yemek yedik, pazara gittik, Gündoğan sahilinde çok huzurlu, romantik, muhteşem bir ortamda rakı içtik, Gümüşlük'te bir kez daha hayran kaldık Muğla'nın sayfiye güzelliklerine, kral yolunun hikayesini dinleyip Tavşan Adası'nda manzaranın güzelliğini ve tavşanların şirinliğini izledik, nefis ve ucuz köfte ve kahvenin keyfini çıkardık. 1 hafta boyunca dönmemenin yollarını düşündük.
Pazar günü nasıl olduğunu anlamadan dönüş yolunda bulduk kendimizi. Evdeydik, Pazar akşamıydı (hani şu hiç sevilmeyeninden) ve uyuyup uyanıp işe gidecektik...
13 Haziran 2007 Çarşamba
KARMAŞA
Niye bu kadar karmaşık olur insan? Mantığı devreye girdiğinde herşey gayet açık ve netken, sebepler, sonuçlar, yapılması gerekenler açıkça görünüyorken, günlük hayatta neden bukadar farklı yaşar?
Kolaya kaçmak mı acaba? Söylenmek en kolayı olduğu için mi yoksa söylenmemek görmezden gelmek demek mi? Ya değiştir ya kabullen mantığı herzaman işlemiyor galiba.
Telefonum benim mutlu edecek haber için çalmıyor diye üzülmek doyumsuzluk ya da nankörlük müdür, yoksa kötü bir haber için çalmamasına sevinmek aşırı kalender bir yaklaşım mı olur?
Şikayet etmeye başlamadan önce 'çok şükür' mü demek lazım? Yoksa 'çok şükür', yerinde sayacağının bir görtergesi mi?
Dozajları iyi ayarlamak lazım. Daha iyisi için çabalarken, mevcudun hakkını yememek, mutluluğu elden bırakmamak gerek.
Ciddi bir derdim yok çok şükür. Bir de şu telefon güzel güzel çalsa...
Kolaya kaçmak mı acaba? Söylenmek en kolayı olduğu için mi yoksa söylenmemek görmezden gelmek demek mi? Ya değiştir ya kabullen mantığı herzaman işlemiyor galiba.
Telefonum benim mutlu edecek haber için çalmıyor diye üzülmek doyumsuzluk ya da nankörlük müdür, yoksa kötü bir haber için çalmamasına sevinmek aşırı kalender bir yaklaşım mı olur?
Şikayet etmeye başlamadan önce 'çok şükür' mü demek lazım? Yoksa 'çok şükür', yerinde sayacağının bir görtergesi mi?
Dozajları iyi ayarlamak lazım. Daha iyisi için çabalarken, mevcudun hakkını yememek, mutluluğu elden bırakmamak gerek.
Ciddi bir derdim yok çok şükür. Bir de şu telefon güzel güzel çalsa...
TATİLE GİDİYORUZ
2 aydan beri gün sayarken, 10 gün kala riske girdi tatil olayı. Tekrar 'gidiyoruz' dediğimizde ise 5 gün kalmıştı yola çıkmaya. Bir terslik olmazsa Cumartesi sabah erkenden çıkıyoruz yola. Tatile kimin ihtiyacı olmaz ki gerçi ama şimdi gerçekten benim için harika bir zamanlama. Deniz, güneş, eğlence, bekle bizi Bodrum; yatçaz kalkçaz, yatcaz kalkcaz, yatçaz kalkçaz geliyoruz... :)
28 Mayıs 2007 Pazartesi
ESRA KAMPA GİTTİ

Anamur'a gitti Esra. Detayını çok anlamadığım ama güzel birşey olduğu belli olan bir kampa. İlk 3 gün haberleşemeyince biraz endişelendik tabi. Sonuçta Esra çadırda kalmaya alışkın değil, biz ondan haber almamaya... İnsan hiç olmazsa 'iyiyim' dediğini dumak istiyor kardeşinin. Ya da ne dediği önemli değil de, sesinin iyi geldiğini duymak...
Neyse, jandarmalar sağolsun, duyduk sesini. Kamp için izin alınmamış diye, toplayıp herkesi sahile getirmişler. Şimdi Manavgat'talar. Sesi iyiydi ya, içim rahat. :)
BEYPAZARI
23 Nisan'ın Pazartesiye denk gelmesini fırsat bilip, Beypazarına gittik. Küçük, güzel, lezzetli, doğal, yeşil... İstanbul'a ara vermek için ideal bir oksijen deposu. Hele ki yanınızda keyfinize keyif katan dostlar varsa.
Gitmeden önce hasta olmasaydım daha iyi olacaktı aslında. Gerçi gittikçe daha da kısılan sesime rağmen konuşma hızımda bir azalma olmayınca, hastalığım benden çok çevremdekilere eziyet haline dönüştü zaten.
Yaprak sarması, tarhana çorbası ve Beypazarı kurusu. Benim favorilerim bunlardı. Havuç suyunu da unutmamak lazım. Baklavası da meşurmuş ama ben pek sevmedim doğrusu. Anneannemin baklavasını yeme şansına erişmiş herkesin de benimle aynı fikirde olacağını düşünüyorum. En güzel mekan da İnözü Vadisi'ydi. Çok anlatılası değil. Gidip görmek, gezmek, nefes almak lazım. Bir de oraya özel bir geceye katıldık ama çok çıkaramadık tadını. Geç gittik, erken ayrıldık. İçinde bir baba-oğulun da bulunduğu bir grup anılarını anlatıp, şarkılar, türküler söyleyip, halk oyunlarından örnekler sergiliyordu. Baba-oğul diyince yanlış anlaşılmasın, oğul 50'nin baba 80'in üzerinde...
2 gün nefes almak isterseniz, işte size program; önce beraberken geçirdiğiniz zamana daha da keyif katacak arkadaşlarınızı alıyorsunuz (Sinem ve Sadi bizim için ideal bir seçim :) ) sabah erken çıkıyorsunuz, yolda güzel bir kahvaltı. Sonra doğru Beypazarı'na. Konaklardan birinde kalmanızı öneririm. Önce köyiçini gezip, cam takılardan alıyorsunuz. Kaleye çıkıp manzarayı görmek şart. Yemekler zaten oraya özel. Yorulana kadar dolaşıp, konağa gidip dinlenmek lazım ki, akşam Bağevi'ndeki programı doyasıya yaşayabilin. Gündüzden yer ayırtmayı unutmayın. Ertesi sabah nefis kahvaltının ardından doğru İnözü vadisine. Eğer dönüşte Abant'a da uğrayalım derseniz (kesinlikle tavsiye edilir) 3. bir güne daha ihtiyacınız olacak. Hadi ne duruyorsunuz... :)
27 Mayıs 2007 Pazar
ÖZGE'miz Geldi

Blogumu yeni açmış olduğum için, son zamanlardaki değişiklikleri ekleyeceğim önce fırsat buldukça.
En büyük değişikliğimiz de, mini minicik bir canlı :) Özge Çetinkaya. Yukarıda gördüğünüz güzellik kendilerine ait. 16 Mayıs 2007'de, babasının 31. yaşgünü hediyesi olarak geldi kendileri. İnsan kendini yaşlanmış hissediyor bu klişe cümleleri kurunca ama Abdullah ve Elif'le okul kantininde pis 7'li oynadığımız günler daha dün gibi...
Hoşgeldin Özge. Bizlere getirdiğinin bu çoşkulu mutluluk tadında , upuzun bir ömürün olmasını dilerim.
24 Mayıs 2007 Perşembe
HOŞGELDİM
Artık bir saklama kabım var :)
Duygularımı, düşüncelerimi, yaşananları, yaşanamayanları, planlananları, dilekleri, hayatı içine koyacağım, kapağını hiç kapatmayacağım ve yine de içindekileri bozulmadan saklayacak bir saklama kabı...
Teşekkürler Filiz. Öncülüğün ve ilk yazın için :)
Duygularımı, düşüncelerimi, yaşananları, yaşanamayanları, planlananları, dilekleri, hayatı içine koyacağım, kapağını hiç kapatmayacağım ve yine de içindekileri bozulmadan saklayacak bir saklama kabı...
Teşekkürler Filiz. Öncülüğün ve ilk yazın için :)
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)