17 Kasım 2011 Perşembe

Coşkum'a

Sene 1997. Ben o zamanlar büyüdüğünü zanneden, olgun olduğunu düşünen, kendini sevecen, sosyal, eğlenceli gören, 20 yaşında bir üniversite öğrencisiyim... 4. sınıftayım da zaten. Kendince bayağı büyümüş bir kız çocuğu...
İşte o senenin 17 Kasım'ında tuttun elimi.
Belki de bir daha hiç duymadığım kadar güzel konuşmuştun ogün. Ya da bana öyle gelmişti bilmiyorum.

14 sene geçmiş üzerinden ama 97 senesinin 17 Kasım'ı dün gibi aklımda. Kadıköy'de buluşmamız. Devrim'e hediye arayışımız. Karga'da oturduğumuz masa. Karga'ya kolkola girip, elele çıkışımız... Kıyafetlerimizi de hatırlar mıyım acaba kassam? Bende kesin boğazlı bir kazak ve kot vardır. Senin üzerinde ya kadife ya da deri kabanın...

Okul, iş, askerlik, nişanlılık, evlilik... Birer kelimeyle ifade edilen, mutlu, heyecanlı, sıkıntılı, endişeli, keyifli yüzlerce anı içeren seneler. Hepsini birlikte yaşadık.
Zorlu dönemlerimiz de oldu çok. Kabullenmeme dönemleri... Pes ettik zaman zaman. Sonra yine birleşti ellerimiz. Ne de olsa 'ayrılık da sevdaya dahil'.
14. senemizi geride bıraktık. 3 ay içerisinde aramıza katılacak kızımızı bekliyoruz şimdi.
14 senedir hâlâ;
Bana sarıldığında huzur doluyor içim.
Elimi tuttuğunda bir sıcaklık yayılıyor kolumdan bedenime.
Sen güldüğünde daha bir mutlu oluyorum.
Binlerce kez duyup, binlerce kez söylemiş olmama rağmen, hâlâ yeni bir şey öğreniyorum sanki her 'seni seviyorum' deyişinde.

Bugüne kadar çok değiştik ikimiz de, sonuçta 'biz' olmaktan vazgeçmedik. En büyük değişiklik neydi bilmiyorum ama şunu biliyorum; 15. senemizde hayatımız bayağı renklenecek. Aramıza biraz sen, biraz ben, yepyeni bir can gelecek. Sanırım yaptığımız en güzel şey :)

Nice senelere Coşkum.
Seni seviyorum.

20 Mayıs 2011 Cuma

İÇİM ŞİŞTİ!

Çok şey oldu; yoğunluktan
birşey olmadı; konusuzluktan
ciddi şeyler oldu; ağırlığından
günlük olaylar vardı; sıradanlıktan
YAZMADIM.

İÇİM ŞİŞTİ!


16 Şubat 2011 Çarşamba

Bir reklam...

Sene 2000'di yanlış hatırlamıyorsam. O zamanlar İTÜ'de master hazırlık programına gidiyordum. Kariyer günleri vardı Taş Kışla binasında. Kaç şirket dinledim bilmiyorum ama biri kazınmıştı aklıma.
Çok mu cazip kılmışlardı algıyı güçlendirmek için, sunum mu şıktı yoksa içerik de dolu muydu bir o kadar, karar veremesem de kafama yer etmişti; Unilever'de kariyer...

Aradan 10 yıl geçti. O günden sonra ben hep daha yakın hissettim kendimi Unilever ürünlerine. Hem de yerli markaları kullanmak konusundaki hassasiyetime rağmen...

Bugün yine kafamdaki Unilever'e yakışır bir hareketle, bir kez daha güçlendirdi benim gözümdeki algısını.
Az önce Unilever Kurumsal İletişim'inden Umut Bey aradı beni. Vaseline'in yeni reklam kampanyasında dikkatimi çeken bir Türkçe kullanım hatasıyla ilgili, internet siteleri aracılığıyla geri bildirimde bulunmuştum. Ciddiye alınmış, araştırılmış, gereken olabildiğince yapılacakmış ve bilgi vermek için de beni aramışlar. Olması gerektiği gibi, Unilever'e yakıştığı gibi...

Çok saçma belki ama ilk göz ağrım ya hani, gurur duydum içten içe. Mutlu oldum.
İlk göz ağrım derken, hiç çalışmadım, hatta başvurmadım bile Unilever'e. Belki de o yüzden, bendeki algısı hep aynı...

Reklama gelince;
İlk izlediğimde başını kaçırmışım, ne reklamı olduğunu bilmeden izledim. Görüntüler, sözler, ses, tarz, öyle güzel gidiyor ki, "düzgün birşey çıkar umarım" diye düşündüğümü hatırlıyorum. Ne muhteşem reklamların ne alakasız ürünlerle heba edilmesi maalesef sık rastladığımız bir durum.

"Cildin mucizesini korur" dedi...

Etkileyici.

Vaseline!

Daha önce hiç Vaseline'i 'marka' olarak değerlendirmediğimi fark ettim.
Ekranda şık görünüyordu. Kaliteli bir duruşu olduğu kesin.
Henüz denemedim ama denemeye kararlıyım.
Reklam izlemeyi severim zaten, Vaseline reklamı da tekrar tekrar izlemekten keyif aldığım birkaç reklam arasına girdi hemen.
Sondaki "1870'den beri" yazısını birkaç izleyişten sonra fark ettim. Maalesef çok sık rastlanan bir hata. Fark edince de hemen siteye girdim, dedim ki 70'den olmaz, 70'ten olur...
Sonrası da anlattığım gibi işte.

Demem o ki, zaten beğenirdim, iyice pekişti beğenim...
Hem de başarılı bir reklam kampanyasından çok, kurumun eleştiriye yaklaşımı, kurumsal iletişim anlayışı sayesinde.

4 Şubat 2011 Cuma

SALAK!

Saflık ve salaklık arasındaki ince çizgi...
Ne tarafındayım?
Yakın mıyım çizgiye? Yoksa hiç alakam yok mu çizginin çevresiyle?
Karşısındaki için "saf mı beni mi uyutuyor?" diye düşünmeye başlayınca, kendini de sorguluyor insan!
İnsanlığa mâl edip genellemenin alemi yok; en azından ben, en azından şimdi sorguluyorum.

Birisinin beni 'salak yerine koyması' beni 'salak' yapar mı?
O kişi için mi 'salak' olurum sadece ben peki? Sadece onun salağı!
'salak yerine konmak' derken?
Yerine konunca o oluyor mu insan?
Ne direktörler, koordinatörler, genel müdürler gördük, yerlerine konduklarında foyaları meydana çıkan!
'Bir şey zannederiz' hani, artık neyse o şey?
Sonra da deriz ki 'bak gördün mü fos çıktı!'.
Demek ki 'yerine konunca' anlaşılıyor insanın o olup olmadığı.

Şimdi ben 'salak yerine konduysam' ortaya çıkacak yani 'salak' mıyım değil miyim...

'Salak' değilsem 'fos' mu çıkmış olacağım?

Peki ya beni 'salak yerine koymuyor'sa da 'saf'sa?
O zaman ben onu 'beni salak yerine koyan yerine mi koymuş' mu oluyorum?
'Fos' çıktı!

TDK der ki;

Salak; Giyinişinden, konuşma ve davranışlarından seviyesiz, dengesiz ve saf olduğu anlaşılan (kimse)
Saf; mecaz Kurnazlığa aklı ermeyen, kolaylıkla aldatılabilen, bön, safdil
mecaz İyi niyetli, art niyetsiz

Hiç olmadı bak şimdi bu 'salak' tanımı...
Boşa mı yazdık bunca şeyi??

Ordan bakınca sağlıklı görünüyor muyum?
Yoksa sen beni 'kafası karışmış' yerine mi koydun şimdi???

29 Ocak 2011 Cumartesi

RÜYA

Eski bir dostu gördüm rüyamda dün gece.
Ara ara görüyorum eski dostları, bazen teker teker bazen bir arada...
Bazen özlemiş oluyorum, bazen zaten hep oradalarmış hissi geliyor.
Her seferinde huzurlu oluyorum ben, sevinmiş oluyoruz görüştüğümüze.
Hem mutluluk, hem bir buruklukla uyanıyorum sonra.
Bazen "ya bi ayarlasam da görüşsek, çok özlemişim" diyorum, bazen "bari Taksim'de falan karşılaşsak" diye geçiyor içimden.
O kadar 'eski' olabiliyor yani dostluk.
Arayıp görüşemeyecek kadar eski...

Eski dostları zaman zaman görüyorum rüyamda, özlemle uyanıyorum o sabahlar.
Bu sabah da öyle bir sabahtı aslında. 'Rüyaymış' burukluğunun yanında 'karşılaşsak' temennisi vardı ilk anda.

Sonra insanlar geçmeye başladı aklımdan.
Sabah sabah, belki henüz gözümü bile açmamışken ve hayatımdaki yeniliklerle kafamda aslında bambaşka şeyler sürekli dolanırken, yanımda olmalarını istediğim uzaktaki dostları düşünmeye başladım.

Kaybetme korkusunun egoyla çakıştığı anlamsız, lezzetsiz, şekilsiz karışım düştü bilincime. 'Nasıl saçmalıyor insan' dedim kendi kendime aniden!
Kaybetmemek adına, 'sen kaybedersin' edasıyla davranmak...
'Hep yanımda kal' yerine cümleler, paragraflar, yazıtlar döşenmek...

Biraz utandım galiba halimden, tavrımdan. 'O zaman öyle hissetmişim' diyerek geçiştirmek istedim ama bir 'tüh!' geçti içimden. Zaman zaman aklıma geldikçe hissederim bu duyguyu zaten de, bu sabah pek ani geldi.

Kaybetme korkusu ve ego ortak yapımı başrollerim geçti aklımdan hızla...

Eski bir dostu gördüm rüyamda.
Halimden, tavrımdan, dile getiremediğimden, hayırsızlık değil de organizasyonsuzluğumdan, çok sevip de, çok isteyip de görüşemediğim, haberleşemediğim birçok dostu düşündüm uyanınca.
İçim kıpır kıpır oldu.
Sevindim!
Ne çok insan sevmişim :)

28 Ocak 2011 Cuma

ÖĞRETİ

Sürekli öğreniyor insan. Her yeni gün, her yeni olay, her yeni kişi öğretiyor...
Evlat olmak, kardeş olmak, sevgili, eş, dost, arkadaş, müşteri, çalışan, işveren... her rolün öğrenildiğini ve öğrenilmesi gerektiğini, doğruları olduğunu sanarken bir şey daha öğrendim;
Sadece kendi olmayı öğrenmeli insan, bir de kendine uygun koşulları oluşturabilmeyi.

14 Ocak 2011 Cuma

İLAÇ

Uyandırdım sandım, "yok, uyanıktım" dedi.
"Sesin kötü geliyor" dedim, "hmmm, kötüyüm" dedi...
Ağlıyor sandım!
Bir şey söyledi, mesaj vermek istiyor sandım.
Kapattım.
Bekledim. Düşündüm, kurdum, üzüldüm...
Haber gelmedi, haber istedim... Öğrendim, hastaymış...
Sevindim, garip geldi hasta olduğunu öğrenip sevinmek.
Sonuçta gribin ilacı var ama kalp kırığı antibiyotikle geçmiyor işte.
Şimdi iyileşti. Geçti gitti...

5 Ocak 2011 Çarşamba

SONUÇ

Sonuç demek ne kadar mantıklı...?
Sonuç dediğimiz nedir ki?
Madem ki bir yol hikayesi olarak başladık, Giriş'ini Gelişme'sini anlattık, bir de Sonuç ekleyelim o zaman.
Sonuçta buradayım işte. Yolun kendime ait, gönlüme göre, biraz cesaret isteyen yerinde konakladım. Yeni bir yola, yeni bir başlangıca atıldım. Bir yol hikayesini noktalayıp, bilmediğim bir yola adım attım.
Topuklu ayakkabıları atınca, daha bir rahat yürüyor insan...

3 Ocak 2011 Pazartesi

GELİŞME

Biraz tatsız başladı süreç. Yolun daha başında, sağlık sektörünü yakından tanıma fırsatımız oldu bir süre! Her aşamasında var olabilmek iyi geldi. Sonuç çok üzmedi bizi ama ilgilenmek gerek...
Tatile gidelim dedik sonra, bulutlar da geldi bizimle. Küçükkuyu'da geçirdiğimiz %70 yağmurlu 1 hafta, en çok Myra için tatil oldu. Balkonla, güneşle, yağmurla, açık havayla tanıştı.
İstanbul'da da vakit geçip gidiyordu. Şimdi düşündüğümde sanki sadece birkaç gün gibi geliyor ama aylar geçti keyifli, dinlenceli, eğlenceli, puzzlelı, kitaplı, sporlu ve sabah dizileriyle.
Sonra süper bir dönem geldi... Herhangi başka bir koşulda asla deneyimleyemeyeceğim ve dolayısıyla ne denli kocaman olduğunu hiç bilemeyeceğim bir "EKSİKLİK" tamamlandı hayatımda. Çok güzel insanlarla, çok güzel bir mekanda, çok güzel bir süreç yaşadık "eksiklik" temalı. Denedim, öğrendim, ekledim, çoğaldım, artırdım, değiştim, tanıştım, geliştim, eğlendim, paylaştım...
Bu esnada yola nasıl devam edeceğim konusu dolandı durdu hep kafamda. Yürümek güzeldi... Özgürce, söylenen ya da gereken değil, içinden gelen yere gitmek...
Sürecin başında, annemin okuduğu bir gazete haberiyle ortaya çıkan fikir, belirginleşti, netleşti, uzaklaştı, kapandı, tekrar kurcalandı ve bu güne geldi...
Önce fikir, sonra gerçeklik, hesaplar, olasılıklar, beklentiler, hayaller, endişeler, mukayeseler, görüşmeler, araştırmalar... ve karar!

1 Ocak 2011 Cumartesi

GİRİŞ

Hiç çaktırmıyorum ama fena halde paylaşasım var aslında. Neler eksik kaldı bu kapta bir bilsen... Halbu ki böyle mi niyetlenmiştim ben! Tıka basa doldurabilmek için açmadım mı bu saklama kabını derinliği en geniş olan yerde???
Her değişimde bir umut diyorum; "Belki bundan sonra yazarım"...
İçimi dökesim var da, eksik olan ne onu bilemedim. Ben buradayım, olaylar, duygular, anlatılasılar bende. Başlasam bir yerden gelir mi gerisi?
Bu kadar giriş yeter... Başlayalım bakalım gelecek mi?...