29 Temmuz 2009 Çarşamba

Dumansız hava sigaraya başlatacak beni...

7-8 ay oluyor sigarayı bırakalı. Daha önceki denemelerim 1-2 ayla sınırlı kalmıştı. Sonra "canım, kahveyle bir aromalı sigara içeyim. keyif için..." diye yakılan bir captain black, zamanla hergüne, günde 2'ye, 3'e derken, "bunu içeceğima bari normal sigara içeyim. Hiç olmazsa bu kadar sert değil"e dönüştü her seferinde.
Bu sefer ne oldu peki? Bu sefer midem için gittiğim doktor, bana sıkı bir yasak gıda listesi verdi. Çay, kahve, kola, meyve suyu (taze sıkılmış tatlı meyve hariç), ayran, her türlü alkol, kızartma, baharat, yoğurt... liste böyle gidiyor. Böyle olunca ne oldu? Bana sigarayı çağrıştıran herşey bir anda hayatımdan çıkmış oldu. İçen arkadaşlar hariç :) Onlara da ben irade gösterebildim neyse ki. 2-3 ay sonra ben yasaklı gıdaları tüketmeye başladım, ama sigaraya karşı koymak artık kolay oldu. Bu sürecin başlangıcı Kasım sonlarına denk geliyor sanırım. Yani neredeyse 9 ay olmuş.
Gelelim günümüze. Malum, 10 gün önce "dumansız hava sahamız genişledi". kapalı hiçbir yerde sigara içilmiyor artık. Ne mutlu. Duman altı olmak yok. İçiyorken de rahatsız olurdum dumanaltı ortamdan, şimdi de bu fikrimde birşey değişmedi tabi. Peki değişen ne? Ne olacak, dörtbir yandan üzerime üzerime gelen SİGARA algısı. Televizyonda, radyoda, billboardlarda, üst geçitlerde, mekanlarda, heryerde sigaraya/sigarasızlığa ait bir şeyler var artık. Sigarayı bıraktığımdan beri hiç bu kadar yoğun sigara sinyali almamıştım. Yeni bırakmış olsam kesin tekrar başlardım. Bırakırken en önemli şey sigarayı çağırıştırcak şeylerden mümkün olduğunca uzak durmak. Şimdi bırak çağırıştırmayı, gözüne, aklına, beynine sokuyorlar insanın.
Dozaja bir ayarlama gerek bence...

21 Temmuz 2009 Salı

Zor Ölüm 5 yoktu, mecburen 2. kez dönüştük...

Halbu ki ne güzel anlatmışım di mi neden dönüşmemek gerektiğini. Üzerinden 2 sene geçince filmin etkisi azalmış tabi.
Evet, akıllanmadık... yine Michel Bay’e rağmen, yine Transformers’ın 2.sine de gittik. Sonuç, 2 telef, 1 hasarlı, 1 şaşkın... Sinem ve Sadi 1’i izlememişler, 2 şok etkisi yarattı tabi. Ertesi gün hala kendilerine gelememişlerdi desem abartı olmaz. Işıkların yanmasıyla Sadi’nin salonun dışına kendini atması arasında 2 sn falan vardı sanırım. Çıkarken can havliyle Sinem’in çantasını da takmış koluna. Sinem gürültüden hafif sersemlemiş olduğundan o kadar çevik davranamadı. Coşkun bile bile gelmesine rağmen söylendi durdu birçok şeye. Ben 1’den daha katlanılır bulduğum için sakin karşıladım. Yine de ilkini bu kadar beğenmemişken aynı yönetmenin çektiği devam filmine neden gitmiş olduğumun şaşkınlığı bir süre devam etti.
1 Temmuz’da gittik filme, yazmak bugüne kalınca ilk anki hislerim hafifledi tabi.
Kısaca, 1’den daha iyi bir film. Yine de işitsel ve görsel balyozlar beyne ağır geliyor. Saçmalık dozu da bir hayli fazla. Sonu desen masraf olmasın diye Terminatör’le ortak yazmışlar muhtemelen. (iyilerden mi kötülerden mi olduğu belli olmayan, arada kalmış bir karakter, film boyunca kendini izleyiciye sevdirir ve sonra da dünya barışı için esas kahramana kendi uzuv/organ/parçalarını vermek suretiyle aramızdan ayrılır)
3 gelse gider miyim? Ne zaman geleceğine bağlı. Bu etki geçmeden gelirse, alır evde izlerim. Yine 2 sene geçmiş olursa, herhalde kafamın şişeceğini bile bile yine giderim :)

15 Temmuz 2009 Çarşamba

ARINMA

Öyle bir yüklenmişim ki, bilinçli zannederken tamamen kontrolden çıkmış yüküm. Ne ağırlık sınırları kalmış ne yükseklik. Kabın şekli değişmiş, farkında değilim... o yüzden midir bilmem, önce yükümü atmak çok bir rahatlattı beni, sonra da Güney Ege sahilleri...
Olimpos’a gittik önce. Sahilden gitmedin mi sıkıcı oluyormuş yol. Sıkıcı olunca da hızlı (molasız) gidivermişiz birden. Olimpos. Gidene kadar kocaman bir solru işareti. “canım, baktık kalınacak gibi değil, Kaş’a devam ederiz”... 1-2 derken 3 gece kaldık Orange Pansiyon’da. Sahile varmak için tarihi kalıntılar arasında, akarsu, kurbağa ve cırcır böcekleri sesleri eşliğinde, gündüz ayrı, gece ayrı keyifle yürünen yol ve gece sahile uzanıp içine girilen gökyüzü unutulmayacak keyifler arasında. Bir de gece karanlığında yanartaşa çıkılan yol unutulmayacak tabii.
Sonra Kaş. Kekova, güzelim koylar, caretta caretta, cool kaptan, miço, Kaputaş, Patara, çılgın dalgalar, Saklı Kent, buz gibi kanyon suyu, yusufçuklar, Demre (Myra), rehber amca, leziz akşam yemekleri, yüzerken bizi şaşırtan pelikanlar Recep ve Gülsüm, yemek vakitlerinin paylaşımcıları Ramazan ve diğerleri, gözleri parlayan kibar, sempatik garson Hasan, 20 dakikalık su altı, ilginç dalış ekibi...
Ve Ayvalık. Yani bu güzel tatilin ardından bir de hasret giderme.
İnsan daha ne ister ki?
Kısa kısa falan kurtarmaz bu sefer. Hayat almış yürümüş, araya acılar, tatlılar, mutluluklar, kavgalar, coşkular, iç baymaları, yeni anlamlar, aşina tatlar, ‘keşke’ler, ‘neyse ki’ler, eskiyen yeniler... daha neler neler girmiş.
Tutulacak bir yanı, başlanacak bir kenarı kalmamış bu sefer. Yok saysam olmaz, anlatsam sığmaz.
Ben de bilmiyorum ne yapacağımı. Bakalım nasıl çıkılacak içinden...

7 Haziran 2009 Pazar

Çok olmuş...

Sevdiğim birçok kişiyi aramayalı, düşündüğüm bir çok programı ayarlamayı, Nevizade'de meze eşliğinde rakı içmeyeli, kımıldayacak halim kalmayana kadar dans etmeyeli, vapurdan martılara simit atmayalı, yüzmekten yorgun düşmeyeli, sigara içmeyeli, adaya gitmeyeli, boğaz turu yapmayalı, puzzle'ın başına oturmayalı, "bugün biter mi?" diye düşünmeden işe gitmeyeli, bu sayfaya içimi dökmeyeli çok olmuş...