Öyle bir yüklenmişim ki, bilinçli zannederken tamamen kontrolden çıkmış yüküm. Ne ağırlık sınırları kalmış ne yükseklik. Kabın şekli değişmiş, farkında değilim... o yüzden midir bilmem, önce yükümü atmak çok bir rahatlattı beni, sonra da Güney Ege sahilleri...
Olimpos’a gittik önce. Sahilden gitmedin mi sıkıcı oluyormuş yol. Sıkıcı olunca da hızlı (molasız) gidivermişiz birden. Olimpos. Gidene kadar kocaman bir solru işareti. “canım, baktık kalınacak gibi değil, Kaş’a devam ederiz”... 1-2 derken 3 gece kaldık Orange Pansiyon’da. Sahile varmak için tarihi kalıntılar arasında, akarsu, kurbağa ve cırcır böcekleri sesleri eşliğinde, gündüz ayrı, gece ayrı keyifle yürünen yol ve gece sahile uzanıp içine girilen gökyüzü unutulmayacak keyifler arasında. Bir de gece karanlığında yanartaşa çıkılan yol unutulmayacak tabii.
Sonra Kaş. Kekova, güzelim koylar, caretta caretta, cool kaptan, miço, Kaputaş, Patara, çılgın dalgalar, Saklı Kent, buz gibi kanyon suyu, yusufçuklar, Demre (Myra), rehber amca, leziz akşam yemekleri, yüzerken bizi şaşırtan pelikanlar Recep ve Gülsüm, yemek vakitlerinin paylaşımcıları Ramazan ve diğerleri, gözleri parlayan kibar, sempatik garson Hasan, 20 dakikalık su altı, ilginç dalış ekibi...
Ve Ayvalık. Yani bu güzel tatilin ardından bir de hasret giderme.
İnsan daha ne ister ki?
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder