Alt geçitten çıkınca az ileride trafik ışıkları vardı. Kırmızı yanıyordu ve ben 4. ya da 5. araç olarak durdum. Sol taraftan siyah bir Mercedes geldi. Şerit kapalıydı. İleride bir minivan duruyordu. Yani soldaki araç sağ şeride geçmek zorundaydı. Arkam boştu. Son araç benimkiydi. Ama camları tamamen simsiyah olduğu için içi görünmeyen Mercedes, arkama geçmek yerine soluma gelmişti. Işık yandığında benim önümden şeride girmeye çalışacaktı.
Öndeki araca yaklaştım. Mercedes'in yaptığı anlamsızdı. Sadece birkaç saniye geç gaza bassa zaten doğal olarak şeride girecekti.
Mercedes'in şoförü sinirlenmiş olacak ki, bana iyice yaklaştı. Klasik İstanbul trafiği, şeritler net değildi ve ışık yanınca sola dönenler, düz gidenler birbirine karıştı, Mercedes'le yanyana kaldık. Aynı yöne gidiyorduk. Kavşağı düz geçip karşı yola girecektik ikimizde. Ben daha önce yapmadığım ve yapılmamasını tavsiye ettiğim şekilde gaza bastım, Mercedes'in önüne kırdım ve karşıdaki tek şerit yola ondan önce girdim. Bu sefer gerçekten sinirlenmiş olacak ki arkamdan selektör ve korna ile gelmeye başladı. Ben de sinirliydim. Arkadaki aracın içini göremiyordum ama muhtemelen o beni görüyordu. 'Ne var?' dercesine el kol hareketleri yapıyordum ve ilerliyordum. Beni durdurmak istiyordu muhtemelen. Zaten sağa dönecektim, yanaştım ve durdum. Sinirle camı açmaya çalışırken arka camı açmışım (acemi kavgacı işte...) Mercedes tam yanımda durdu. Yakın olmamıza rağmen içini göremiyordum. Camını açmadı. Direksiyondaki siluetin sağ elini havaya kaldırmış bir şekilde bana doğru uzandığını gördüm. Sonra bir anda basıp gitti. Ben de sağa döndüm. Sanırım kadın olduğumu o an farketti ve devam etti.
Bana saymış olacağı küfürleri tahmin etmeye çalıştım. Kadın olmamın ve her ne yapmak istiyorsa yapamamış olmasının, önüne kırıp yolunu alan bir kadın olarak onu daha da sinirlendirmiş olmamın keyfine vardım.
'Erkek olsam ne yapacaktı acaba?' diye düşündüm. Ya da eşitliğe inanan(!) biri olsa ve kadın olmamı önemsemese... Eşime, babama, çevremdeki tüm araba kullananlara ne kadar anlamsız olduğunu, sinirlenip sonucu belli olmayan bir risk almayı önlemek için sadece 2 saniye sakinliğini korumanın yeterli olduğunu anlatıp duruyorum. Çünkü aslında korkuyorum. İnsanların yapabileceklerinden korkuyorum. Kötü senaryonun sınırının olmamasından korkuyorum.
Ama ben yapmıştım işte.
Gaza 2 saniye geç basan ben de olabilirdim. Mercedes önüme kırardı direksiyonu ve ben de onun arkasından devam ederdim yoluma. Sokağa saptıktan sonra hatırlamazdım bile 20 saniye öncesini. Neden yapmadım peki? Acelem yoktu. Sinirli ya da gergin değildim. Hatta o sırada, bagajda duran kıyafet ve oyuncakları muhtarlığa şimdi mi bıraksam yoksa eve gidip sonra mı çıksam diye düşünüyordum. Yani gaza 2 saniye geç basmak çok daha kolaydı benim için.
Bunları düşünürken görmüştüm siyah Mercedes'in solumdan yaklaştığını. Önüme geçmeye çalışacağı belliydi. O ana kadar sorun yoktu. Ama aynaya bakıp da arkamda araç olmadığını görünce bir anda bir kıvılcım çakmıştı içimde. 'yok artık' dedim. O kadar da değil!
Oysa ne önemi vardı? Durup adama 'arkadaşım, bu atraksiyonla sadece 1 araba öne geçeceksin. Yolunda gidip sıranı beklesene. Zaten kırmızı yanıyor. Bu bencilce saygısızlık niye?' diyecek halim yoktu.
Dedim ki diyelim; karşımdaki bana, 'çok haklısınız hanımefendi, yola kaptırmışım işte, bir an boş bulundum. Buyurun yol sizin, artık daha farkındalık sahibi ve saygılı bir insan olacağım' diyecek değildi ya...
Ben gaza bastım, o sinirlendi, ben durdum, beni görünce daha da sinirlendi. Ben onunla ilgili bir yazı yazıyorum, o beni muhtemelen benim repertuarımda bulunmayan küfürlerle bir süre andı ve unuttu gitti...
Gaza bastığım anda bu bir mücadeleye dönüştü ve bence ben kazandım.
Yine de farkındayım; Onun kazandığı senaryo ihtimali bu riske ve adrenaline değmezdi...
3 Kasım 2017 Cuma
6 Ekim 2017 Cuma
MYRA
8 senedir bizimleydi Myra.
İlk geldiğinde 2 aylıktı henüz. 4 Temmuz 2009. Doğum günü 30 Nisan'dı. Minik, ürkek, kısa kuyruklu, titrek mavi gözlü bir Siyam...
Üzerine gidip korkutmak istemediğimiz için evdeki ilk saatlerini mutfak dolabının altında geçirmişti. Neyse ki akşam Sadi ve Sinem gelmişti de, Sadi sabırla uğraşıp çıkarmıştı dolabın altından ürkek miniğimizi.
Akşamları muhtemelen annesini özlediğinden öyle çok miyavlıyordu ki, diğer daireler rahatsız olmasın diye yatak odasına alamıyorduk. Coşkun'la nöbetleşe salonda Myra'yla uyuyorduk.
Sonra alıştı bize. Sürekli kucağımızda, üzerimizde, evde nereye gitsek bizimleydi. Geceleri de bizimle uyuyordu tabii ki. Mamasını mutlaka tam ölçüsünde veriyor, aşı günlerini hiç aksatmıyorduk.
Gündüz evde yalnız kaldığı için, her gün işten dönerken bir endişe sarıyordu beni; ya bir şey düşürüp kırdıysa ve yaralandıysa, ya çıkamayacağı bir yere girip kaldıysa... Kapıyı açıp o minik mavi gözleri görünce rahatlıyordum.
3 sene böyle geçti. Sonra Simay'ımız geldi. Myra'nın rahatı bozuldu tabi. Daha Simay gelmeden, beşiğinin gelmesiyle, yatak odası vizesi kalktı Myra'nın. İlk 5-6 ay, istemeden Simay'a zarar verirse endişesiyle (endişelenebiliritem yukarıdaki paragraftan da anlaşılıyor zaten :) ) çok haşır neşir olmalarına izin vermedik. Myra geceleri salonda uyumaya, Simay kucağımdayken mesafeli durmaya ve ona da çok cazip gelen Simay'a ait eşyalara yaklaşmamaya alıştı. Sonra esas Myra'yı Simay'dan korumamız gereken dönem geldi. Kuyruğundan çekiyor, sevmek için sıkıştırıyor, onunla oynamak istiyordu. Myra, o ne yaparsa yapsın hiç tepki vermiyor, kaçmıyor, sadece sinip minimum hasarı almaya çabalıyordu.
3-4 sene önce Myra 3. kattaki evimizin penceresinden düştü. Hala gözümün önünde düşüşü. Çok korkmuştum. Neyse ki sivri dişlerinden birinin kırılması dışında bir hasarı yoktu. Tüm camlar sineklikle kaplandı hemen tabii ki.
Sonra evde çok yalnız kaldığı hissiyle ona bir arkadaş mı alsak fikri dile gelmeye başladı. 2016 Nisan'ında, tatile giderken Myra'yı bıraktığımız pansiyondan 5-6 aylık simsiyah bir arkadaşla birlikte döndük eve. Siyah bedeni ve yeşil gözlerine bakıp adını Üzüm koyduk.
Myra pek sevinmedi galiba bu işe. Üzüm sürekli oynamak istiyor, Myra da onu tersliyordu.
Üzüm daha kendi halinde, sevilmek istediğinde yanımıza gelen, kucakta oturmayı sevmeyen, afacan bir kedi. Myra ise ev halkından birisi koltuğa oturur oturmaz kucağına çıkan, Coşkun kitap okurken mutlaka kitapla arasına girip üzerinde yatan, geceleri aramızda uyuyan, patileriyle bize masaj yapan, ben hamileyken karnımın üzerinde oturan, sevdiğini belli eden ve çok sevilen bir aile ferdiydi.
Üzüm geldikten ortalama 6 ay sonra Myra çok zayıflamaya başladı. Veteriner vücudunda enfeksiyon olduğunu söyledi. İlaçlar, mamalar derken enfeksiyonun dişinden kaynaklandığını söyleyip dişini çektiler. Veterinerimize çok güveniyor, dediklerini sorgulama gereği duymuyorduk. Sonra Myra'nın dişi kanamaya başladı. Çekimde sorun olduğu tespit edildi. Tekrar bir işlem gerçekleşti. Bu arada Myra zayıflamaya devam ediyor, güç kaybediyordu. Bu çabalar sonuç vermeyince, kedi aidsi diye bilinen Corona testi yapıldı. Ne yazık ki pozitif çıktı.
Çok güvendiğimiz veterinerimiz bize eve yeni gelen kediden geçmiş olabileceğini, bu ara çok yaygın olduğunu söyledi. Üzüm'ü, onların ortak çalıştığı pansiyondan almıştık ve alınca da yine aynı veterinere götürmüştük. Bize 'siz Üzüm'e test yaptırmamış mıydınız?' dediler. Siyam narin bir ırk olduğundan bu tarz şeylere çok açıkmış... 8 yıl boyunca aksatmadığımız parazit, lösemi, kuduz, karma vs. aşıların hiçbir anlamı kalmamıştı artık. Rutin kontroller tamamdı ama esas önemli olan noktada ne uyarılmış ne de zamanında teşhis alabilmiştik.
Arkadaş olsun dediğimiz Üzüm, Myra'nın sonunu getirmişti. 2017 Mayıs'ında kaybettik Myra'yı.
Onun bir kedi olduğunu, böyle ihmaller ve yanlış kararlarla insanların hayatlarını kaybettiğini, bu kadar üzülmemem gerektiğini kendime kabul ettirmeye çalıştım. Olmadı... Hala çok özlüyorum Myra'yı. Üzüm gece yatağın ayakucuna çıksa, gözlerim doluyor, içim acıyor hala. Sevildiğini bilen, mutlu bir yaşam geçirdiğini düşünüp avunmaya çalışıyorum.
Kendimize kızıyorum neden başka bir kedi istedik ki diye. Veterinere çok kızıyorum, nasıl uyarmazlar bizi, nasıl anlamazlar vaktinde, nasıl kurtaramazlar Myra'yı diye...
Simay, onunla birlikte seçtiğimiz için Üzüm'ü kendi kedisi olarak görüyor. Eve alıştığı için, Simay'a bir kayıp daha yaşatmamak için, Corona pozitif olduğunu bile bile kimseye veremeyeceğimiz için hala bizimle Üzüm. Sanki Myra'ya haksızlık gibi geliyor... Çok benimseyemiyorum Üzüm'ü. Öyle güçlü, çevik, semirmiş, sağlıklı bir kedi ki, sanırım uzun yıllar bizimle birlikte kalacak.
Myra ailenin bir ferdiydi. Üzüm evimizin kedisi.
Simay bir süre kabullenmedi durumu. Myra hala evdeymiş gibi davranmaya devam etti. Sonra Myra'dan 'gitti' diye bahsetmeye başladı.
Belki yazarsam, içimden bir şekilde çıkarsa, acının etkisi azalır diye düşünerek yazdım bunları.
Bir de evinizde cins bir kedi varsa, sakın tüm testlerini yaptırmadan bir sokak kedisi alıp getirmeyin yanına demek için.
İlk geldiğinde 2 aylıktı henüz. 4 Temmuz 2009. Doğum günü 30 Nisan'dı. Minik, ürkek, kısa kuyruklu, titrek mavi gözlü bir Siyam...
Üzerine gidip korkutmak istemediğimiz için evdeki ilk saatlerini mutfak dolabının altında geçirmişti. Neyse ki akşam Sadi ve Sinem gelmişti de, Sadi sabırla uğraşıp çıkarmıştı dolabın altından ürkek miniğimizi.
Akşamları muhtemelen annesini özlediğinden öyle çok miyavlıyordu ki, diğer daireler rahatsız olmasın diye yatak odasına alamıyorduk. Coşkun'la nöbetleşe salonda Myra'yla uyuyorduk.
Sonra alıştı bize. Sürekli kucağımızda, üzerimizde, evde nereye gitsek bizimleydi. Geceleri de bizimle uyuyordu tabii ki. Mamasını mutlaka tam ölçüsünde veriyor, aşı günlerini hiç aksatmıyorduk.
Gündüz evde yalnız kaldığı için, her gün işten dönerken bir endişe sarıyordu beni; ya bir şey düşürüp kırdıysa ve yaralandıysa, ya çıkamayacağı bir yere girip kaldıysa... Kapıyı açıp o minik mavi gözleri görünce rahatlıyordum.
3 sene böyle geçti. Sonra Simay'ımız geldi. Myra'nın rahatı bozuldu tabi. Daha Simay gelmeden, beşiğinin gelmesiyle, yatak odası vizesi kalktı Myra'nın. İlk 5-6 ay, istemeden Simay'a zarar verirse endişesiyle (endişelenebiliritem yukarıdaki paragraftan da anlaşılıyor zaten :) ) çok haşır neşir olmalarına izin vermedik. Myra geceleri salonda uyumaya, Simay kucağımdayken mesafeli durmaya ve ona da çok cazip gelen Simay'a ait eşyalara yaklaşmamaya alıştı. Sonra esas Myra'yı Simay'dan korumamız gereken dönem geldi. Kuyruğundan çekiyor, sevmek için sıkıştırıyor, onunla oynamak istiyordu. Myra, o ne yaparsa yapsın hiç tepki vermiyor, kaçmıyor, sadece sinip minimum hasarı almaya çabalıyordu.
3-4 sene önce Myra 3. kattaki evimizin penceresinden düştü. Hala gözümün önünde düşüşü. Çok korkmuştum. Neyse ki sivri dişlerinden birinin kırılması dışında bir hasarı yoktu. Tüm camlar sineklikle kaplandı hemen tabii ki.
Sonra evde çok yalnız kaldığı hissiyle ona bir arkadaş mı alsak fikri dile gelmeye başladı. 2016 Nisan'ında, tatile giderken Myra'yı bıraktığımız pansiyondan 5-6 aylık simsiyah bir arkadaşla birlikte döndük eve. Siyah bedeni ve yeşil gözlerine bakıp adını Üzüm koyduk.
Myra pek sevinmedi galiba bu işe. Üzüm sürekli oynamak istiyor, Myra da onu tersliyordu.
Üzüm daha kendi halinde, sevilmek istediğinde yanımıza gelen, kucakta oturmayı sevmeyen, afacan bir kedi. Myra ise ev halkından birisi koltuğa oturur oturmaz kucağına çıkan, Coşkun kitap okurken mutlaka kitapla arasına girip üzerinde yatan, geceleri aramızda uyuyan, patileriyle bize masaj yapan, ben hamileyken karnımın üzerinde oturan, sevdiğini belli eden ve çok sevilen bir aile ferdiydi.
Üzüm geldikten ortalama 6 ay sonra Myra çok zayıflamaya başladı. Veteriner vücudunda enfeksiyon olduğunu söyledi. İlaçlar, mamalar derken enfeksiyonun dişinden kaynaklandığını söyleyip dişini çektiler. Veterinerimize çok güveniyor, dediklerini sorgulama gereği duymuyorduk. Sonra Myra'nın dişi kanamaya başladı. Çekimde sorun olduğu tespit edildi. Tekrar bir işlem gerçekleşti. Bu arada Myra zayıflamaya devam ediyor, güç kaybediyordu. Bu çabalar sonuç vermeyince, kedi aidsi diye bilinen Corona testi yapıldı. Ne yazık ki pozitif çıktı.
Çok güvendiğimiz veterinerimiz bize eve yeni gelen kediden geçmiş olabileceğini, bu ara çok yaygın olduğunu söyledi. Üzüm'ü, onların ortak çalıştığı pansiyondan almıştık ve alınca da yine aynı veterinere götürmüştük. Bize 'siz Üzüm'e test yaptırmamış mıydınız?' dediler. Siyam narin bir ırk olduğundan bu tarz şeylere çok açıkmış... 8 yıl boyunca aksatmadığımız parazit, lösemi, kuduz, karma vs. aşıların hiçbir anlamı kalmamıştı artık. Rutin kontroller tamamdı ama esas önemli olan noktada ne uyarılmış ne de zamanında teşhis alabilmiştik.
Arkadaş olsun dediğimiz Üzüm, Myra'nın sonunu getirmişti. 2017 Mayıs'ında kaybettik Myra'yı.
Onun bir kedi olduğunu, böyle ihmaller ve yanlış kararlarla insanların hayatlarını kaybettiğini, bu kadar üzülmemem gerektiğini kendime kabul ettirmeye çalıştım. Olmadı... Hala çok özlüyorum Myra'yı. Üzüm gece yatağın ayakucuna çıksa, gözlerim doluyor, içim acıyor hala. Sevildiğini bilen, mutlu bir yaşam geçirdiğini düşünüp avunmaya çalışıyorum.
Kendimize kızıyorum neden başka bir kedi istedik ki diye. Veterinere çok kızıyorum, nasıl uyarmazlar bizi, nasıl anlamazlar vaktinde, nasıl kurtaramazlar Myra'yı diye...
Simay, onunla birlikte seçtiğimiz için Üzüm'ü kendi kedisi olarak görüyor. Eve alıştığı için, Simay'a bir kayıp daha yaşatmamak için, Corona pozitif olduğunu bile bile kimseye veremeyeceğimiz için hala bizimle Üzüm. Sanki Myra'ya haksızlık gibi geliyor... Çok benimseyemiyorum Üzüm'ü. Öyle güçlü, çevik, semirmiş, sağlıklı bir kedi ki, sanırım uzun yıllar bizimle birlikte kalacak.
Myra ailenin bir ferdiydi. Üzüm evimizin kedisi.
Simay bir süre kabullenmedi durumu. Myra hala evdeymiş gibi davranmaya devam etti. Sonra Myra'dan 'gitti' diye bahsetmeye başladı.
Belki yazarsam, içimden bir şekilde çıkarsa, acının etkisi azalır diye düşünerek yazdım bunları.
Bir de evinizde cins bir kedi varsa, sakın tüm testlerini yaptırmadan bir sokak kedisi alıp getirmeyin yanına demek için.
6 Haziran 2017 Salı
Aklıma Geldi
Sene 95 ya da 96.
Yaş 18 - 19.
O yıllarda insanlar henüz bu kadar kontrolden çıkmamış mıydı yoksa bizim kaygı seviyemiz mi bu kadar artmamıştı bilmiyorum ama Marmara Üniversitesi Bahçelievler Kampüsü'den Anadolu yakasına otostopla dönerdik bazen. Kendimizce güvenlik önlemlerimiz vardı tabi yine de. En az iki kişi, mümkünse yanımızda bir erkek, şoförü ve arabayı gözümüz tutacak falan...
Bir gün rutinden sıkılmış olacağız herhalde, dedik ki arabaya binince saçma bir muhabbet yapalım aramızda. Mesela sanki sürekli yurt dışına gidip geliyormuşuz gibi anlatalım bir şeyler...
Banu ve Ayhan'ı hatırlıyorum ama bir kişi daha var mıydı emin değilim.
Bir araba durdu. Direksiyondaki o zamana göre 'büyük', şimdi düşününce genç erkek 'Kadıköy'e gidiyorum' dedi. Mecidiyeköy ya da Beşiktaş da olurdu. Kadıköy şahane oldu...
Hemen bindik. Giderken başladık muhabbete, 'Milano'da mıydın sen geçen hafta, ben Paris'i daha çok beğendim, haftaya nereye gidiyordun...' saçma sapan bir diyalog var aramızda. Bir kez niyetlendik ya, konuşuyoruz işte...
Sonra birden camdaki sticker dikkatimizi çekti. Birbirine dolanan 2 yılan! 'doktor musunuz, hangi branş?' dedi birimiz.
'Psikiyatri' !!!
Sessiz bir şekilde devam ettik yola.
Kadıköy iskelenin orada indiğimizi hatırlıyorum. Arka kapılar içeriden açılmadığı için inip dışarıdan açmıştı kapıyı 'genç psikiyatr'.
Araba hareket edene kadar kahkahamızı tutabilmiştik.
Bizdeki de şans işte!... :)
Yaş 18 - 19.
O yıllarda insanlar henüz bu kadar kontrolden çıkmamış mıydı yoksa bizim kaygı seviyemiz mi bu kadar artmamıştı bilmiyorum ama Marmara Üniversitesi Bahçelievler Kampüsü'den Anadolu yakasına otostopla dönerdik bazen. Kendimizce güvenlik önlemlerimiz vardı tabi yine de. En az iki kişi, mümkünse yanımızda bir erkek, şoförü ve arabayı gözümüz tutacak falan...
Bir gün rutinden sıkılmış olacağız herhalde, dedik ki arabaya binince saçma bir muhabbet yapalım aramızda. Mesela sanki sürekli yurt dışına gidip geliyormuşuz gibi anlatalım bir şeyler...
Banu ve Ayhan'ı hatırlıyorum ama bir kişi daha var mıydı emin değilim.
Bir araba durdu. Direksiyondaki o zamana göre 'büyük', şimdi düşününce genç erkek 'Kadıköy'e gidiyorum' dedi. Mecidiyeköy ya da Beşiktaş da olurdu. Kadıköy şahane oldu...
Hemen bindik. Giderken başladık muhabbete, 'Milano'da mıydın sen geçen hafta, ben Paris'i daha çok beğendim, haftaya nereye gidiyordun...' saçma sapan bir diyalog var aramızda. Bir kez niyetlendik ya, konuşuyoruz işte...
Sonra birden camdaki sticker dikkatimizi çekti. Birbirine dolanan 2 yılan! 'doktor musunuz, hangi branş?' dedi birimiz.
'Psikiyatri' !!!
Sessiz bir şekilde devam ettik yola.
Kadıköy iskelenin orada indiğimizi hatırlıyorum. Arka kapılar içeriden açılmadığı için inip dışarıdan açmıştı kapıyı 'genç psikiyatr'.
Araba hareket edene kadar kahkahamızı tutabilmiştik.
Bizdeki de şans işte!... :)
22 Mayıs 2017 Pazartesi
Para için sanat!!
Cumartesi günü için kızgınım kendime.
Kızımın çok sevdiği Harika Kanatlar çizgi filminin müzikalini görünce, içimde bir kuşku olsa da, 'ne olabilir ki' diyerek kızımı anlık olarak sevindirmek için sonrasını düşünmeden aldım biletleri.
Heyecanla bekledi gösteri gününü. Hevesle gittik oyundan 1 saat önce...
Giriş kapısının yanına uzun masayı kurup üzerine kalitesiz plastikten yapılma, ışıklı, gürültülü oyuncakları dizmeye başladıklarında anladım ne kadar büyük bir hata yaptığımı.
Detaya girmek istemiyorum.
Zaten 45 dakika falan sürdü neyse ki. Bu sürenin 10-15 dakikasında sahnenin ortasındaki dev ekrandan Harika Kanatlar çizgi filminden sahneler izledik. Ses o kadar yüksekti ki, ağlayan küçük çocukları anneleri bile zor duyuyordu muhtemelen. Kendi baş ağrımı geçtim, çocukların kulaklarının zarar göreceği endişesiyle birilerini uyarabilmek için ara olmasını bekledim. Ancak zaten -neyse ki- oyun tek perdeymiş.
Sahneye her çıkan kostümlü oyuncunun çocuklara 'nasılsınız' diye sorması, bir kaç kez 3'ten geriye saymaları ve oldukları yerde ayağa kalkıp dansa davet etmeleri ile 'interaktif' hale gelen oyun benim için sadece göz ve kulak tahribatıydı...
Çıkarken Simay'la yaşadığımız diyalog;
- çok güzeldi anne çok eğlendim
- Sevindim. Neden kalkıp dans etmedin peki?
- Ayağa kalkarsam arkamdakiler göremez diye kalkmadım anne. Yine de eğlendim. Ama Memo Abi'nin tiyatroları daha komik oluyor.
5 yaşındaki kızımın bu ayrıma varmış olmasının verdiği gururla, bir dahaki sefere Memo Abi'nin (Mehmet Erbil) yeni oyununa gideceğimizi söyledim ve konuyu kapattım.
Bu yaptığım emeğe saygısızlık mı diye düşündüm yazarken.
Sonra eğer yazmazsam gerçek emeğe saygısızlık edeceğime karar verdim.
Bir de neden bilmem, haddinden fazla sinirlendim duruma. Tutamadım içimde...
Kızımın çok sevdiği Harika Kanatlar çizgi filminin müzikalini görünce, içimde bir kuşku olsa da, 'ne olabilir ki' diyerek kızımı anlık olarak sevindirmek için sonrasını düşünmeden aldım biletleri.
Heyecanla bekledi gösteri gününü. Hevesle gittik oyundan 1 saat önce...
Giriş kapısının yanına uzun masayı kurup üzerine kalitesiz plastikten yapılma, ışıklı, gürültülü oyuncakları dizmeye başladıklarında anladım ne kadar büyük bir hata yaptığımı.
Detaya girmek istemiyorum.
Zaten 45 dakika falan sürdü neyse ki. Bu sürenin 10-15 dakikasında sahnenin ortasındaki dev ekrandan Harika Kanatlar çizgi filminden sahneler izledik. Ses o kadar yüksekti ki, ağlayan küçük çocukları anneleri bile zor duyuyordu muhtemelen. Kendi baş ağrımı geçtim, çocukların kulaklarının zarar göreceği endişesiyle birilerini uyarabilmek için ara olmasını bekledim. Ancak zaten -neyse ki- oyun tek perdeymiş.
Sahneye her çıkan kostümlü oyuncunun çocuklara 'nasılsınız' diye sorması, bir kaç kez 3'ten geriye saymaları ve oldukları yerde ayağa kalkıp dansa davet etmeleri ile 'interaktif' hale gelen oyun benim için sadece göz ve kulak tahribatıydı...
Çıkarken Simay'la yaşadığımız diyalog;
- çok güzeldi anne çok eğlendim
- Sevindim. Neden kalkıp dans etmedin peki?
- Ayağa kalkarsam arkamdakiler göremez diye kalkmadım anne. Yine de eğlendim. Ama Memo Abi'nin tiyatroları daha komik oluyor.
5 yaşındaki kızımın bu ayrıma varmış olmasının verdiği gururla, bir dahaki sefere Memo Abi'nin (Mehmet Erbil) yeni oyununa gideceğimizi söyledim ve konuyu kapattım.
Bu yaptığım emeğe saygısızlık mı diye düşündüm yazarken.
Sonra eğer yazmazsam gerçek emeğe saygısızlık edeceğime karar verdim.
Bir de neden bilmem, haddinden fazla sinirlendim duruma. Tutamadım içimde...
6 Ocak 2017 Cuma
Değişim
Saçımı kestirdim.
Sadece kestirsem neyse, bir de griye boyattım iyi mi...
Aidiyet hissimi yitirdiğimde, 'ben burada ne yapıyorum' sorusu sıklaştığında, çıkış yolları aramaya başladığımda böyle tepki veriyorum işte.
İlk dövmemi yaptırdığımda mesela, içinde bulunduğum iş ortamı o kadar 'geleneksel' ve 'klasik' geliyordu ki bana, dövmemin olması iyi hissettiriyordu kendimi. Sanki bir süper kahraman gibi, içimden 'böyle görünüyorum ama kostümüm başka, aslında buraya ait değilim' diyordum kendime.
Saçlarımı kestirip kırmızıya ve sonra mora boyattığımda, yine ait hissetmediğim bir ortamda geçiyordu günlerim. Güzel olması değil, farklı olmasıydı beni iyi hissettiren.
Gerçi uçlarını yeşile boyattığımda tam da huzurlu hissettiğim dönemlerdi. O zaman da tamamlayıcı geliyordu farklılık.
Ve şimdi;
Değişiklik istiyorum.
Çalıştığım yeri, yaşadığım şehri, yediklerimi, giydiklerimi, bildiklerimi, duyduklarımı, aldığım haberleri, baktığım manzarayı, günlük rutinlerimi, alışkanlıklarımı, alışamadıklarımı değiştirmek...
'mutluluk ve huzur insanın içindedir' tezi kurcalıyor kafamı biraz.
İçimde bulamadığım huzur mu dışarıda aradığım, yoksa içimdeki huzur mu dürtüklüyor beni değişiklik için?
'Baştan başlamak gerek' dedim, saçımı değiştirdim.
Hepsini yapacağım makul bir sırayla.
'Farklı' değil, 'olduğum gibi' hissediyorum şu anda kendimi. Ait hissetmediğim ortamlarda, 'ben' olarak duruyorum ayrık otu gibi. Doğal süreciyle ait olduğum ortam oluşur diye düşünüyorum etrafımda.
Hadi bakalım!
Sadece kestirsem neyse, bir de griye boyattım iyi mi...
Aidiyet hissimi yitirdiğimde, 'ben burada ne yapıyorum' sorusu sıklaştığında, çıkış yolları aramaya başladığımda böyle tepki veriyorum işte.
İlk dövmemi yaptırdığımda mesela, içinde bulunduğum iş ortamı o kadar 'geleneksel' ve 'klasik' geliyordu ki bana, dövmemin olması iyi hissettiriyordu kendimi. Sanki bir süper kahraman gibi, içimden 'böyle görünüyorum ama kostümüm başka, aslında buraya ait değilim' diyordum kendime.
Saçlarımı kestirip kırmızıya ve sonra mora boyattığımda, yine ait hissetmediğim bir ortamda geçiyordu günlerim. Güzel olması değil, farklı olmasıydı beni iyi hissettiren.
Gerçi uçlarını yeşile boyattığımda tam da huzurlu hissettiğim dönemlerdi. O zaman da tamamlayıcı geliyordu farklılık.
Ve şimdi;
Değişiklik istiyorum.
Çalıştığım yeri, yaşadığım şehri, yediklerimi, giydiklerimi, bildiklerimi, duyduklarımı, aldığım haberleri, baktığım manzarayı, günlük rutinlerimi, alışkanlıklarımı, alışamadıklarımı değiştirmek...
'mutluluk ve huzur insanın içindedir' tezi kurcalıyor kafamı biraz.
İçimde bulamadığım huzur mu dışarıda aradığım, yoksa içimdeki huzur mu dürtüklüyor beni değişiklik için?
'Baştan başlamak gerek' dedim, saçımı değiştirdim.
Hepsini yapacağım makul bir sırayla.
'Farklı' değil, 'olduğum gibi' hissediyorum şu anda kendimi. Ait hissetmediğim ortamlarda, 'ben' olarak duruyorum ayrık otu gibi. Doğal süreciyle ait olduğum ortam oluşur diye düşünüyorum etrafımda.
Hadi bakalım!
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)
