16 Şubat 2011 Çarşamba

Bir reklam...

Sene 2000'di yanlış hatırlamıyorsam. O zamanlar İTÜ'de master hazırlık programına gidiyordum. Kariyer günleri vardı Taş Kışla binasında. Kaç şirket dinledim bilmiyorum ama biri kazınmıştı aklıma.
Çok mu cazip kılmışlardı algıyı güçlendirmek için, sunum mu şıktı yoksa içerik de dolu muydu bir o kadar, karar veremesem de kafama yer etmişti; Unilever'de kariyer...

Aradan 10 yıl geçti. O günden sonra ben hep daha yakın hissettim kendimi Unilever ürünlerine. Hem de yerli markaları kullanmak konusundaki hassasiyetime rağmen...

Bugün yine kafamdaki Unilever'e yakışır bir hareketle, bir kez daha güçlendirdi benim gözümdeki algısını.
Az önce Unilever Kurumsal İletişim'inden Umut Bey aradı beni. Vaseline'in yeni reklam kampanyasında dikkatimi çeken bir Türkçe kullanım hatasıyla ilgili, internet siteleri aracılığıyla geri bildirimde bulunmuştum. Ciddiye alınmış, araştırılmış, gereken olabildiğince yapılacakmış ve bilgi vermek için de beni aramışlar. Olması gerektiği gibi, Unilever'e yakıştığı gibi...

Çok saçma belki ama ilk göz ağrım ya hani, gurur duydum içten içe. Mutlu oldum.
İlk göz ağrım derken, hiç çalışmadım, hatta başvurmadım bile Unilever'e. Belki de o yüzden, bendeki algısı hep aynı...

Reklama gelince;
İlk izlediğimde başını kaçırmışım, ne reklamı olduğunu bilmeden izledim. Görüntüler, sözler, ses, tarz, öyle güzel gidiyor ki, "düzgün birşey çıkar umarım" diye düşündüğümü hatırlıyorum. Ne muhteşem reklamların ne alakasız ürünlerle heba edilmesi maalesef sık rastladığımız bir durum.

"Cildin mucizesini korur" dedi...

Etkileyici.

Vaseline!

Daha önce hiç Vaseline'i 'marka' olarak değerlendirmediğimi fark ettim.
Ekranda şık görünüyordu. Kaliteli bir duruşu olduğu kesin.
Henüz denemedim ama denemeye kararlıyım.
Reklam izlemeyi severim zaten, Vaseline reklamı da tekrar tekrar izlemekten keyif aldığım birkaç reklam arasına girdi hemen.
Sondaki "1870'den beri" yazısını birkaç izleyişten sonra fark ettim. Maalesef çok sık rastlanan bir hata. Fark edince de hemen siteye girdim, dedim ki 70'den olmaz, 70'ten olur...
Sonrası da anlattığım gibi işte.

Demem o ki, zaten beğenirdim, iyice pekişti beğenim...
Hem de başarılı bir reklam kampanyasından çok, kurumun eleştiriye yaklaşımı, kurumsal iletişim anlayışı sayesinde.

4 Şubat 2011 Cuma

SALAK!

Saflık ve salaklık arasındaki ince çizgi...
Ne tarafındayım?
Yakın mıyım çizgiye? Yoksa hiç alakam yok mu çizginin çevresiyle?
Karşısındaki için "saf mı beni mi uyutuyor?" diye düşünmeye başlayınca, kendini de sorguluyor insan!
İnsanlığa mâl edip genellemenin alemi yok; en azından ben, en azından şimdi sorguluyorum.

Birisinin beni 'salak yerine koyması' beni 'salak' yapar mı?
O kişi için mi 'salak' olurum sadece ben peki? Sadece onun salağı!
'salak yerine konmak' derken?
Yerine konunca o oluyor mu insan?
Ne direktörler, koordinatörler, genel müdürler gördük, yerlerine konduklarında foyaları meydana çıkan!
'Bir şey zannederiz' hani, artık neyse o şey?
Sonra da deriz ki 'bak gördün mü fos çıktı!'.
Demek ki 'yerine konunca' anlaşılıyor insanın o olup olmadığı.

Şimdi ben 'salak yerine konduysam' ortaya çıkacak yani 'salak' mıyım değil miyim...

'Salak' değilsem 'fos' mu çıkmış olacağım?

Peki ya beni 'salak yerine koymuyor'sa da 'saf'sa?
O zaman ben onu 'beni salak yerine koyan yerine mi koymuş' mu oluyorum?
'Fos' çıktı!

TDK der ki;

Salak; Giyinişinden, konuşma ve davranışlarından seviyesiz, dengesiz ve saf olduğu anlaşılan (kimse)
Saf; mecaz Kurnazlığa aklı ermeyen, kolaylıkla aldatılabilen, bön, safdil
mecaz İyi niyetli, art niyetsiz

Hiç olmadı bak şimdi bu 'salak' tanımı...
Boşa mı yazdık bunca şeyi??

Ordan bakınca sağlıklı görünüyor muyum?
Yoksa sen beni 'kafası karışmış' yerine mi koydun şimdi???