27 Ocak 2010 Çarşamba

Hazırlıksız yakalandım...

Acelem vardı aslında. Öyle gerektiği için yetişmem gereken bir aile toplantısı vardı. Ama bunu kaçıramazdım...

Nasıl bir konuşma sürati bu? Sanki beyni öyle hızlı çalışıyor ki, dudakları yetişemiyor beyninden geçenleri seslendirmeye.

Yorgunum, kafam dolu, söylenen her cümle, kelimelerinin toplamından çok daha ağır geliyor üzerime. 'Yetişemeyeceğim galiba bu sürate' derken, nasıl olduğunu anlamadan içinde buluverdim kendimi.

Gözlerim doldu dinlerken. Niye ki? Sanırım ilk neden Mete Amca'ya benzetmemdi uslubunu. Nasıl da özlemişim...

Her cümle sanki sadece kulağımdan değil, ağzımdan, burnumdan, elimde, tenimden, benden geçerek işliyordu içime. Olmayacak yerlere gidiyordu cümleler. Olmayacak, en doğru yerlere...
İçime sığmadığından gözlerimden mi çıkmak istiyorlardı..?

Tekrar tekrar dinlemek, her bölümü irdelemek, sindirmek, hayata dahil etmek istedim. Ağlamak istedim. Oturduğum yerde uzun uzun, sessiz, içten ağlamak istedim.

Sanırım o konuşmadan sonra hiçbirşey yapmamak mümkün olmadığından ve ne yazık ki 'gerekeni yapmak' konusundaki sıkıntıdan kaynaklı bir çıkıştı ağlamak. Onu bile yapamadım.

Ali Poyrazoğlu'yu dinledim...